Zilli Prenses, patronun haksız olduğu durumlarda birinci kural geçerlidir yasasını geçenlerde yürürlüğe koydu. Kanuna karşı gelen herkes, gıcık ilan edilmek suretiyle cezalandırılıyor. Suçun ağırlığına göre bilumum afra tafra, sessiz tepki ve diğer köşedeki boksöre şikâyet gibi yaptırımlar da uygulanabiliyor.
Annesi zahmet etmiş, kendisine doğal sabunlar almış ama hanımefendinin gözü sıvı sabuna takılmış bir kere. Suyun altına giren minik eller ani bir hareketle sıvı sabuna yönleniyor, zeki ve çevik anne yıllarca Atari oynamanın verdiği çeviklikle elleri tutup diğer sabuna götürüyor. Cebren ve hile ile doğal sabundan uzaklaştırılan eller, ustalıklı bir manevrayla yeniden sıvı sabuna yöneliyor ve film başa sarıyor. Tabii ki anne her zaman sabır küpü olamıyor ve evimizin en çok tekrarlanan sahnesi yeniden canlandırılıyor. Hanım kızımıza çıkışan anne, anneye hışımla karşılık veren Kıvırcık Çocuk ve olay yerinden hızla ama sessizce uzaklaşmaya çalışan baba. Anneye laf geçirmek için yaş hâlâ müsait olmadığı için de oflaya puflaya yelkenler suya indiriliyor. Ama intikam soğuk meze de olur, ana yemek de. Mutfakta anneyle sohbet ettiğimi gören kıskanç çocuk, salına salına sinsice bana yaklaşır ve "Babacığım sen annemi bırak biz beraber oynayalım" der ve sürüklemek suretiyle beni oradan uzaklaştırır. Annenin içinden ve dışından söylediklerini mecburen sansürlemek durumundayım. Klasik anne-kız atışması işte canım, büyütecek bir şey yok. Kızım benimle oynamak istemiş, ne var bunda?
Fazla sevinme ey baba, senden büyük anne var. Evet, gol sevinci için erkenmiş. Kadın adlı varlık 3'ünde neyse, 33'ünde de aynıymış. On dakika sonra hiçbir şey olmamış gibiydi ortam. Ben farkında mıyım olan bitenin? Tabii ki hayır. Kızlar kendi aralarında anlaşmış ve o akşam Zilli Prenses'in bizimle yatmasına karar verilmiş. Buna da itirazım yok. Darbeli bir gece olacak, onun dışında gayet memnuniyet verici bir gelişme. Kızım bana iyi geceler dilemeye geldiğinde taze haberi de eklemezlik etmedi. "Baba ben senin yastığını benim odama götürdüm. Kendi yastığımı da aldım, Sen benim yatağımda yatabilirsin." Hanımefendi yastıklarımı kendi odasına taşıyıp yatağın üstüne fırlatmış. Kendi yastığını da benim tarafıma mis gibi yerleştirmiş. Gözlerim anneyi aradı ama ne tesadüftür ki tam da o anda banyoya giresi gelmiş. Bari sessiz gül!
Cuma, Kasım 30, 2012
Pazartesi, Kasım 05, 2012
Hıyar
Çocuklar çevrelerini, etraflarında olup itenleri ve duyguları büyüdükçe öğrenir ve doğru kalıplara oturtur. Güzel, gayet normal. Sevdikleri ve sevmedikleri şeyler belirginleşmeye başlar ve ona göre tavır belirlerler. Ona da tamam. Hafızaları da büyüdükçe gelişir, hatırladıkları olaylar artar ve aralarında bağıntı kurmaya başlarlar. Orada duralım.
Güzel bir Pazartesi akşamüstüydü ve kızımla salonda güreş-atletizm-Amerikan futbolu-asenkron jimnastik sporlarından oluşan oyunumuzu oynarken üstümde tepinen Zilli Prenses'i alıp halıya yatırdım ve kulağının altına ağzımla hafifçe "Brrrrrr" yaparak gıdıkladım. Çeşitli Uzakdoğu hareketleriyle elimden kaçan Küçük Hanım aynısını bana yapmaya çalışınca kaçtım ve kendimi odaya kapattım. Bir süre kapının önünde Jack Torrance edasıyla dolaştı ve "Gıcıksın!" diye bağırarak gayet medenice pes ettiğini dile getirdi. Konu kapandı, oyun bitti, hayat normale döndü.
Güzel bir Çarşamba akşamüstüydü ve kızımla salonda güreş-atletizm-Amerikan futbolu-asenkron jimnastik sporlarından oluşan oyunumuzu bitirdikten sonra dinlenmek koltuğa şöyle bir uzandım. İçim geçmiş veya geçmek üzereydi bilmiyorum ama daha kulağımdaki ıslaklığın şokunu atlatamadan arkasından gelen "Brrrrrrrrrrrrrrrrr" yüzünden "Büyükanne sana geliyorum!" diye fırladım. Görüntü netleştiğinde salonun kapısını koşarak dönen ve kahkaha sesleri eşliğinde gözden kaybolan kıçı gördüm. Abla kindar, notunu al Sinto.
Bilindiği gibi okullar, bilumum aktiviteyle çocukları oyalamaya ve velileri uyutmaya tam gaz devam ediyor. Bizimkinin okulu da ata binmeye götürüyor veletleri. "Kardeşim bu kız ileride at veya Veliefendi'de loca isterse ben bunu karşılayamam" diye çok direndim ama tüm okul, tam kadro gittiği için mecburen boyun eğdim. Neyse ki hayvan sevgisi (Şerefsiz Fofo) olan bir çocuk ve olaya henüz ticari veya sportif açıdan bakmıyor. Bozmadan devam diyoruz. Ta en başta geçen, olaylar arasındaki anlamlı/anlamsız bağıntı kurma dönemini de bu sayede keşfettik. Hâlâ akıllanmadım, çocuğa azimle okulda ne yaptığını soruyorum. Evet, makul bir cevap alacağım mutlaka. Ata binme günü de farklı olmayacak tabii.
-Ne yaptınız bugün kızım?
-Ali Baba'nın Çiftliği'ne gittik ama kendisi orada yoktu.
Dedi, harbiden bunu dedi. Alay mı ediyor, bunlar normal midir, endişelenmeli miyim şeklinde binlerce düşünce kafamda ata sporumuzu yapıyor. Hangisini istediğime ben bile karar veremedim ama Zilli Prenses birkaç saat önce son darbesini vurup dinlenmeye çekildi. Birlikte yaptığımız faaliyetlerden sonra, yemekten önce biraz televizyon izlemek için koltuğa uzanan kızımdan daha fazla uzak kalmaya dayanamadım ve çalıştığım masadan kalkıp iki adım attım ve yanına ulaştım. Önünde çömeldim ve şefkatli baba ifadesiyle gözlerine baktım. O da bana baktı.
-Baba canım bir şey çekti.
-Ne çekti güzel kızım, söyle babana.
Salatalık!
Güzel bir Pazartesi akşamüstüydü ve kızımla salonda güreş-atletizm-Amerikan futbolu-asenkron jimnastik sporlarından oluşan oyunumuzu oynarken üstümde tepinen Zilli Prenses'i alıp halıya yatırdım ve kulağının altına ağzımla hafifçe "Brrrrrr" yaparak gıdıkladım. Çeşitli Uzakdoğu hareketleriyle elimden kaçan Küçük Hanım aynısını bana yapmaya çalışınca kaçtım ve kendimi odaya kapattım. Bir süre kapının önünde Jack Torrance edasıyla dolaştı ve "Gıcıksın!" diye bağırarak gayet medenice pes ettiğini dile getirdi. Konu kapandı, oyun bitti, hayat normale döndü.
Güzel bir Çarşamba akşamüstüydü ve kızımla salonda güreş-atletizm-Amerikan futbolu-asenkron jimnastik sporlarından oluşan oyunumuzu bitirdikten sonra dinlenmek koltuğa şöyle bir uzandım. İçim geçmiş veya geçmek üzereydi bilmiyorum ama daha kulağımdaki ıslaklığın şokunu atlatamadan arkasından gelen "Brrrrrrrrrrrrrrrrr" yüzünden "Büyükanne sana geliyorum!" diye fırladım. Görüntü netleştiğinde salonun kapısını koşarak dönen ve kahkaha sesleri eşliğinde gözden kaybolan kıçı gördüm. Abla kindar, notunu al Sinto.
Bilindiği gibi okullar, bilumum aktiviteyle çocukları oyalamaya ve velileri uyutmaya tam gaz devam ediyor. Bizimkinin okulu da ata binmeye götürüyor veletleri. "Kardeşim bu kız ileride at veya Veliefendi'de loca isterse ben bunu karşılayamam" diye çok direndim ama tüm okul, tam kadro gittiği için mecburen boyun eğdim. Neyse ki hayvan sevgisi (Şerefsiz Fofo) olan bir çocuk ve olaya henüz ticari veya sportif açıdan bakmıyor. Bozmadan devam diyoruz. Ta en başta geçen, olaylar arasındaki anlamlı/anlamsız bağıntı kurma dönemini de bu sayede keşfettik. Hâlâ akıllanmadım, çocuğa azimle okulda ne yaptığını soruyorum. Evet, makul bir cevap alacağım mutlaka. Ata binme günü de farklı olmayacak tabii.
-Ne yaptınız bugün kızım?
-Ali Baba'nın Çiftliği'ne gittik ama kendisi orada yoktu.
-Baba canım bir şey çekti.
-Ne çekti güzel kızım, söyle babana.
Salatalık!
Salı, Ekim 09, 2012
Ara Beni Ara Yar
Her genç kız babasının korkulu rüyasıdır telefon. Yemek saatinde, saat 21.00 gibi gecenin geç bir saatinde veya kısaca olur olmadık saatlerde arayan şerefsizler ve konuşulanların bilinememesi çileden çıkarır baba kişiyi. Bu telefon denen meret eskiden sadece evlerde varken şimdi ceplerde gezmeye başladı. Bu çocuk arkadaşlarıyla telefonda dedikodu yapma yaşına geldiğinde kim bilir neremizde olacak. Neyse, konuyu dağıtıp sinirimi bozmayayım. Anlaşıldığı üzere Zilli Prenses telefon denen illeti sevdi. Şimdilik cep telefonundan konuşturmuyoruz kendisini ama ev telefonu faturaları yavaş yavaş kabarmaya başladı. Telefonu kaptığı gibi evin bir ucundan diğerine dolaşa dolaşa, bilumum sülale ferdiyle ve yakın arkadaşlarla muhabbet ediyor. Ama tatile gittiğinde kendisini özleyen babaya bir saniye ayırmıyor! Sakinim.
Daha bir ay önce tatildeyken ve mis gibi sahilde akşam yürüyüşü yaparken "Köpeğimi özledim" diye zırıl zırıl ağlayan kız, Bodrum'dayken kendisiyle görüşmek istediğimde olumsuz yanıt vermekle kalmayıp "Babayı özlemedin mi?" diye soran anneye de telefonda olduğumu bile bile "Hayır" diyebiliyor. Sakinim.
Hasbelkader hanımefendiyi telefona gelmeye ikna edebildiysek de baba hatırı sormak falan mazide kalmış bir gelenek. Konuşmalarımızın gidişatı gayet rutin. Bir tarafta taleplerin efendisi, diğer tarafta tırnak yiyerek öğün geçiren adam.
-Baba bana Galatasaray forması al.
-Peki kızım.
-Baba bana kask al.
-Olur kızım.
-Baba bana bir de sörf tahtası al.
-Höst!
Sakinim.
Telefon konuşması yapmamız için aramızda mesafeler olmasına gerek yok. Babaya kapak takmak da paha biçilmez. Canı sıkılan Zilli Prenses, çalışırken yılışıp telefonda konuşmaca oynamaya beni razı etti ama en nazik tabirle ben böyle konuşmanın içine ederim arkadaşım.

-Alo.
-Alo.
-Kimsiniz?
-Ben baban kızım.
-Teşekkürler, iyi günler. (Çtonk!)
-!%*$
Daha bir ay önce tatildeyken ve mis gibi sahilde akşam yürüyüşü yaparken "Köpeğimi özledim" diye zırıl zırıl ağlayan kız, Bodrum'dayken kendisiyle görüşmek istediğimde olumsuz yanıt vermekle kalmayıp "Babayı özlemedin mi?" diye soran anneye de telefonda olduğumu bile bile "Hayır" diyebiliyor. Sakinim.
Hasbelkader hanımefendiyi telefona gelmeye ikna edebildiysek de baba hatırı sormak falan mazide kalmış bir gelenek. Konuşmalarımızın gidişatı gayet rutin. Bir tarafta taleplerin efendisi, diğer tarafta tırnak yiyerek öğün geçiren adam.
-Baba bana Galatasaray forması al.
-Peki kızım.
-Baba bana kask al.
-Olur kızım.
-Baba bana bir de sörf tahtası al.
-Höst!
Sakinim.
Telefon konuşması yapmamız için aramızda mesafeler olmasına gerek yok. Babaya kapak takmak da paha biçilmez. Canı sıkılan Zilli Prenses, çalışırken yılışıp telefonda konuşmaca oynamaya beni razı etti ama en nazik tabirle ben böyle konuşmanın içine ederim arkadaşım.
-Alo.
-Alo.
-Kimsiniz?
-Ben baban kızım.
-Teşekkürler, iyi günler. (Çtonk!)
-!%*$
Etiketler:
3 yaş,
aile,
anne.,
baba,
forma,
Galatasaray.,
gelişim,
hatır,
kız çocuk,
sakin,
telefon,
zilli
Perşembe, Eylül 13, 2012
Ters Köşe
Kelimeler, eş anlamlılar, boş anlamlılar, zıt anlamsızlar. Evet, bunlar dil bilgisi literatürümüze yeni giren kavramlar. Hiçbir ders kitabında yok ama kızımın kelime dağarcığında hepsinin yeri ayrı. Akşam yemeğinde önüne pirzolasını almış, Tarkan filmlerindeki "Hancı şarap, et ve kızını getir" diyen adam gibi yumulmuşken aniden çatalı bıçağı bırakıp hüzünlü bir ifadeyle bana dönen kızım pirzolasının kızgın olduğunu dile getirdi. Klasik mavi ekran vermiş anne-baba bakışmasının ardından da tabii ki her zamanki gibi jeton ilk olarak muhterem eşimde düştü. Pirzolada hafif sinir çıkmış, sinir sahibi pirzola da doğal olarak kızgın pirzola oluyormuş. Aslında düşününce hiç de yanlış gelmiyor.
Uyuznaz kızım annesine babasına olan sevgisini ifade etmeyi çok seviyor. Veya biz öyle sanıyoruz. Genelde arkasından bir talep geldiği için henüz kesin bir karara varamadık. Ama tatile çıktığımız ilk gün, oteldeki odamıza yerleşirken balkondan manzaraya bakıp bir anda geri dönmesi ve önce bana "Canım babammmm!" sonra da annesine "Canım annemmm!" diye sarılmasıyla, içten olduğuna biraz daha inanmıştık ki, çocuk hızla tuvalete koştu ve "Canım klozet!!!!!" diye bağırdı. Sinir şey.
Kızımın söylediği şarkıların sözlerini değiştirip birlikte söylerken onu şaşırtmak en sevdiğimiz oyunlardan biri. Fakat bazı şarkıların dokunulmazlığı var. Daha Dün Annemizin adlı eskimeyen, eskiyemeyen parça bunların başında geliyor. Her yanlış söylediğimde Gıcıksu sinirleniyor ve düzeltmek için kıymetli vaktini bana ayırıyor. Benim için sorun yok, kızım benimle vakit geçiriyor. Ama sonunda doğrusunu söylememin hatta "Aferin baba doğru söyledin" diye takdir etmesinin ardından "Hadi Fofo çiçekli bahçemize çıkalım" diyip kıçını dönüp gitmesi çok koyuyor. Satıcı Fofo da tıngır mıngır peşinden gidiyor. Kazanmam imkânsız.
Muhterem eşimin çizgi filmlerde bile ağlama huyu Zilli Prenses'e de geçmiş gibi görünüyor. Olur olmadık şeylere içlenip muslukları açıyor. Sıcak bir tatil gecesinde, insanlar kumlarda voleybol oynayıp, mangallar yakarken ve keyifle çardak barlarda eğlenirken, "Köpeğimi özledim, vuaaaa!" diye babası dondurma almamış gibi ağlayan tek çocuk bizimkiydi. Tek suçum da "Fofo'yu özledin mi kızım?" diye sormaktı. Zaten utanmasa hanım da ağlayacaktı kesin ama iyi tuttu kendini.
Uyuznaz kızım annesine babasına olan sevgisini ifade etmeyi çok seviyor. Veya biz öyle sanıyoruz. Genelde arkasından bir talep geldiği için henüz kesin bir karara varamadık. Ama tatile çıktığımız ilk gün, oteldeki odamıza yerleşirken balkondan manzaraya bakıp bir anda geri dönmesi ve önce bana "Canım babammmm!" sonra da annesine "Canım annemmm!" diye sarılmasıyla, içten olduğuna biraz daha inanmıştık ki, çocuk hızla tuvalete koştu ve "Canım klozet!!!!!" diye bağırdı. Sinir şey.
Kızımın söylediği şarkıların sözlerini değiştirip birlikte söylerken onu şaşırtmak en sevdiğimiz oyunlardan biri. Fakat bazı şarkıların dokunulmazlığı var. Daha Dün Annemizin adlı eskimeyen, eskiyemeyen parça bunların başında geliyor. Her yanlış söylediğimde Gıcıksu sinirleniyor ve düzeltmek için kıymetli vaktini bana ayırıyor. Benim için sorun yok, kızım benimle vakit geçiriyor. Ama sonunda doğrusunu söylememin hatta "Aferin baba doğru söyledin" diye takdir etmesinin ardından "Hadi Fofo çiçekli bahçemize çıkalım" diyip kıçını dönüp gitmesi çok koyuyor. Satıcı Fofo da tıngır mıngır peşinden gidiyor. Kazanmam imkânsız.
Muhterem eşimin çizgi filmlerde bile ağlama huyu Zilli Prenses'e de geçmiş gibi görünüyor. Olur olmadık şeylere içlenip muslukları açıyor. Sıcak bir tatil gecesinde, insanlar kumlarda voleybol oynayıp, mangallar yakarken ve keyifle çardak barlarda eğlenirken, "Köpeğimi özledim, vuaaaa!" diye babası dondurma almamış gibi ağlayan tek çocuk bizimkiydi. Tek suçum da "Fofo'yu özledin mi kızım?" diye sormaktı. Zaten utanmasa hanım da ağlayacaktı kesin ama iyi tuttu kendini.
Perşembe, Ağustos 16, 2012
İç Savaş Günleri
Müzik. Kızımın uğraşmasını en çok istediğim şey. Mutlaka bir enstrüman çalsın diye ne adaklar adadım, şu yaz mevsiminde ne sivrisinekler kurban ettim. Enstrüman için erken ama şarkı söylemeye bayılıyor. Tanıdık şarkılara eşlik etmeye bile başladı. Mesela olimpiyatlarda 200 metre kelebek ödül törenini seyrederken, altın madalyayı alan Güney Afrikalı Chad le Clos'un bizim basının tabiriyle milli marşını tüm dünyaya dinlettiği anda, kızım da heyecanla bana koşup "Baba! Ali Baba çalıyor!" diye sevinç çığlıkları attı. Kulağı çok iyi, çok!
Araya ufak bir bilgilendirme gireyim. Karikatürlerde ve eski Türk filmlerinde çok rastlanılan kadınlar hamamı sahnelerini düşünün. Kadınlardan biri mutlaka artık eşek kadar olmuş oğlunu da getirmiştir ve diğer bir kadın da kendisine "Hanım, hanım, kocanı da getirseydin bari" diye serzenişte bulunur. İşte o lafın tonlamasını aklınızın bir köşesine not edin.
Anne bu ne biçim çorba? Kabak çorbası yapsaydın bari!
Çocuğa kabak çorbası diye bir şeyin varlığını öğreten kadına mı kızılır, yoksa annesine, balık lokantasında "Kuru fasulye getir, ıspanak getir" diye espri yapan herifle aynı tavrı yapan kıza mı? Kamuoyunun vicdanına bırakıyorum.
Etiketler:
3 yaş,
aile,
anne,
baba,
çorba,
eğitim,
Galatasaray.,
gelişim,
kız çocuk,
londra 2012,
olimpiyat,
şike,
yüzme
Pazar, Temmuz 29, 2012
Kıvırcık Çocuk
Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanların birinde çok yaramaz bir kedi varmış. Yaramaz kedi bir gün ağaçta bir kuş görmüş. Kuşu yemek için sessizce ağaca tırmanmaya başlamış. Tam o sırada kediyi gören kuş "Aaaaaa" diye çığlık atarak kaçmış. Kedi hönk diye kalmış. Bitti.
Külkedisi
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir prenses varmış. Bu prensesin iki ayakkabısı varmış. Bir gün birini kaybetmiş. Sonra da bulmuş. Bitti.
Bir kelimesine bile dokunmadım, bir tane bile eklemedim. Her gün böyle progresif masalları dinlerken, başlasa da çevirsem dediğim Once Upon A Time hiç sezon arası vermemiş gibi geliyor bize de. İyi oluyor.
Zilli Prenses'imin isyankâr hâlleri de ciddi bir metamorfoz döneminde. Eskiden "Hayır baba!", "Of be anne!" şeklinde gösterilen tepkilerin yerini duymazdan gelmeler hatta ara ara "Müdür bu, buna konuş" der gibi arkasını dönüp gitmeler aldı. Sevgili kızımızla birlikte yemeğe gittiğimiz bir gün, hanımefendileri yedikleri miktarın yeterli olduğuna karar verip artık yemeyeceğini dile getirdi. Olayın varacağı noktayı iyi bilen anne de hemen "Biraz daha ye kızım" diyerek Zilli Prenses'i üstü kapalı olarak, bir somun ekmeği alıp masadan kaçmaması konusunda uyardı. Tam o sırada gelen garson da "Tabağınızı alayım mı?" diye ebeveyn kısmına bir soru yöneltti. Kendisine tamam dedikten sonra da olaya üçüncü ses karıştı.
-Benimkini de alabilirsin.
Sonuç: Panikle tabağı kurtarmaya çalışan ve o arada çatalı havaya uçuran bir baba ve olayın şokunu atlatamadan dili döndükçe "Eki, hebele, yok, hö, mav!" nidalarıyla garsona engel olmaya çalışan anne.
Etiketler:
3 yaş,
aile,
anne,
eğitim.,
gelişim,
kız çocuk,
külkedisi,
masal,
once upon a time,
zilli
Cumartesi, Haziran 30, 2012
Hayat, Vapurlar Falan
Hanım kızımızı arabaya oturtan anne, kemerini kendi bağlamak istiyor diye 5 dakika ağaç olur, nihayet kemer faslı bittikten sonra kızının kapısını kapatır ama tam kocasının yanına oturmak için ön kapıyı açarken arkadan fırça gelir.
-Heeeey, yanıma otur dedim sana!!
Baba, kızıyla bir saat oynadıktan sonra evin geçimini sağlamak için çalışmaya oturur ve içeriden koşturarak kaşları çatık kız gelir.
-Sinto sana çalışma diyorum!
Makarnanın üzerine yoğurt koymanın hem faydalı hem de güzel bir şey olduğunu anlatmaya çalışmak da boşuna. Tek kaşını kaldırıp bakar ve Horatio Caine tonlaması-Sörf reklamındaki Rüştü ifadesi karışımıyla son noktayı koyar.
-Yoğurt koymam, ben soğuk yemem.
Şükür ki "Ay ne dominant çocuk, zekâsından böyle yapıyor, üstelik lider ruhlu" falan gibi sanrıları olan bir ebeveyn değiliz. Çocuğumuzun ne kadar saftirik olabildiğini ilk elden yaşayıp suratına gülmemek için başka tarafa tüyecek kadar aklı başındayız. Yoksa "Yarın okulu kırıp Eminönü'ne gidelim mi?" diye sorduğum çocuğun "Hihohahaha, parçalayalım baba. Bir daha gitmem" veya "Niye eminmiş önü?" cevaplarına "Espri yapıyor, ne zeki çocuk" demeyi ben de bilirdim ama malzeme belli.
Ama çocuğumun gözünde ben çok büyük adamım onu anladım. İskelede beklerken yeni vapurlardan birinin geldiğini görünce "Aaa yenilerden geldi" dememin ardından kızım bana "Senin yeni vapur bu mu baba?" diye sordu. Sonra da Karaköy tarafında duran emektar vapuru gösterip "Bu da eskisi mi? Onu verdin mi?" diye sordu. Çok büyük adamım ben çok, gemiciklerim falan var.
Cumartesi, Mayıs 26, 2012
Menfaat Dünyası
Benim sevgili kızım ebeveyninden daha başarılı bir şekilde hayata alışıyor ve uyum sağlıyor. Manipülasyon, maiyetinin damarlarına özel şerbet üretimi ve köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyebilme ihtimalini sevdirme gibi mesleklerde başarılı olacağına dair sinyaller alıyoruz. Uzatmadan örneklerimize geçelim.
Sevgili Zilli Prenses'in akşam yemeğinden sonra patlamış mısır yemek için yine hararetle annesi ve babasıyla pazarlığa oturduğu ve ana yemeğin sebze olduğu bir akşamda, muhterem eşim önündeki sebzeyi bitirmesi karşılığında babanın patlamış mısır yapacağını kendisine iletti. Sevmediğinden değil ama sebze yani, fazla söze gerek yok. Çocuk yemeğine devam etti. Bu arada kızıyla birlikte sebze keyfini(!!!) paylaşan baba yine meşhur sululuğunu yapmaya başladı.
-Baba seni ne kadar seviyor kızım?
-(Eller açılarak) Çooook!
Bu oyunumuzda doğal olarak babadan sonra anne aynı rutine giriyor.
-Anne seni ne kadar seviyor kızım?
-Az çok.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)
Yağmurlu bir günde cadde gezisi yaparken ve kızımız için şemsiye ararken ufak birkaç ani koşma dışında her şey normal gidiyordu. Yağmur altında el ele gezen ve zıplayan anne-kız manzarası. Bir romantik-komedi fon müziği eksikti. Uzun aramalar sonucunda şemsiye de bulundu. Sweatshirt ve yağmurlukla gezen kızım şemsiyesini de eline alarak caddede havasını atmaya başladı. Bir şemsiye de anneye alındı ancak evden yaz delisi gibi çıkan kadın normal olarak üşümeye başladı. Atını kaybetmiş Bo Derek hâlinde kızın ağır adımlarıyla yürümekten sıkılan üşümüş kadın, kızına seslendi.
-Kızım hadi biraz hızlı yürü, ben üşüyorum.
-Ben üşümüyorum.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)
Baba için her şey güllük gülistanlık gibi bir imaj vermek istemem. Kızımın, zihninde beni nasıl bir kalıba oturttuğu konusundan hâlâ emin değilim ve bazen endişelerimin yersiz olmadığını görüyorum. Çünkü salona kahve götürürken yarısını da mutfağa döken babasına yerdeki öbekleri gösterip "Baba niye tükürdün?" diye soran bir çocuk ben görmedim, duymadım.
Son olarak da çocuğumun müzikal dehasıyla övünme faslı var. Okulda öğrendiği şarkıları evde bizlere Repeat+Shuffle şeklinde söyleyen evladım 19 Mayıs etkinlikleri çerçevesinde öğrendiği İstiklal Marşı'nı bizlere duyurmak için karşımıza geçti. "Hazrol!!" komutunu da kendine verdikten sonra milli marşımız evde yankılanmaya başladı.
Kooorkmaaa seeeen Muuustafaaaaaaa...
Mustafa her kimse, artık hiçbir şeyden korkmuyor çünkü kızım nöbette.
Sevgili Zilli Prenses'in akşam yemeğinden sonra patlamış mısır yemek için yine hararetle annesi ve babasıyla pazarlığa oturduğu ve ana yemeğin sebze olduğu bir akşamda, muhterem eşim önündeki sebzeyi bitirmesi karşılığında babanın patlamış mısır yapacağını kendisine iletti. Sevmediğinden değil ama sebze yani, fazla söze gerek yok. Çocuk yemeğine devam etti. Bu arada kızıyla birlikte sebze keyfini(!!!) paylaşan baba yine meşhur sululuğunu yapmaya başladı.
-Baba seni ne kadar seviyor kızım?
Bu oyunumuzda doğal olarak babadan sonra anne aynı rutine giriyor.
-Anne seni ne kadar seviyor kızım?
-Az çok.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)
Yağmurlu bir günde cadde gezisi yaparken ve kızımız için şemsiye ararken ufak birkaç ani koşma dışında her şey normal gidiyordu. Yağmur altında el ele gezen ve zıplayan anne-kız manzarası. Bir romantik-komedi fon müziği eksikti. Uzun aramalar sonucunda şemsiye de bulundu. Sweatshirt ve yağmurlukla gezen kızım şemsiyesini de eline alarak caddede havasını atmaya başladı. Bir şemsiye de anneye alındı ancak evden yaz delisi gibi çıkan kadın normal olarak üşümeye başladı. Atını kaybetmiş Bo Derek hâlinde kızın ağır adımlarıyla yürümekten sıkılan üşümüş kadın, kızına seslendi.
-Kızım hadi biraz hızlı yürü, ben üşüyorum.
-Ben üşümüyorum.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)
Baba için her şey güllük gülistanlık gibi bir imaj vermek istemem. Kızımın, zihninde beni nasıl bir kalıba oturttuğu konusundan hâlâ emin değilim ve bazen endişelerimin yersiz olmadığını görüyorum. Çünkü salona kahve götürürken yarısını da mutfağa döken babasına yerdeki öbekleri gösterip "Baba niye tükürdün?" diye soran bir çocuk ben görmedim, duymadım.
Son olarak da çocuğumun müzikal dehasıyla övünme faslı var. Okulda öğrendiği şarkıları evde bizlere Repeat+Shuffle şeklinde söyleyen evladım 19 Mayıs etkinlikleri çerçevesinde öğrendiği İstiklal Marşı'nı bizlere duyurmak için karşımıza geçti. "Hazrol!!" komutunu da kendine verdikten sonra milli marşımız evde yankılanmaya başladı.
Kooorkmaaa seeeen Muuustafaaaaaaa...
Mustafa her kimse, artık hiçbir şeyden korkmuyor çünkü kızım nöbette.
Pazartesi, Nisan 23, 2012
Serbest ve Grekoromen Çağrışım
Ev işlerinde annesine yardım eden züccaciyeci fili siluetindeki kızım, muhterem eşim bizim yatak odasını toplamaya çalışırken havuzu boşaltan musluk misali annesinin peşinden gerekli düzeltmeleri yapması esnasında geçen yaz çektirdiğim akciğer röntgenini dolabın yan tarafında buldu. Çocuk tabii, meraklı. Hemen yerinden çıkarıp annesine meşhur "Bu neeee?" sorusunu sordu. Öğreten anne de akciğer filmi olduğunu küçük hanıma bildirdi ve kızım kısa bir süre düşündükten sonra cevabı verdi. "Hmmm, ben onu izlemedim." Annedeki Cartman bakışını ölümsüzleştiremediğime yanarım.
Geçelim ikinci örneğe. Zilli Prenses'in okuldan eve yatıya getirdiği grip kardeş beni de kendisine yakın hissedip içime işlemeye başladığında çeşitli vitaminlerle kendisinden korunmaya çalıştığım bir dönemdi. Grip olmak üzereyken veya olduğumda normalde yiyip içmediğim şeyleri canım çeker. O gün de akşam yemeğinde ta doğum gününden kalma açılmamış bir şişe Fanta gözüme ilişti. Akşam yemeğinde şişeyi sofraya getirdim ve anlamsız bir keyifle içmeye başladım. Zilli Prenses'im de merak etti tabii ve tadına bakmak istedi. "Höt, sen çocuksun, olmaz öyle şey! Büyü de gel!" tarzında bir babalık yapmadığımı herkes anlamıştır. Sevmeyeceğinden de emin olduğum için hiç çekinmeden tadına bakmasına izin verdim. İnsanın çocuğunu tanıması iyi bir şey. Sevmedi tabii ama asıl bunu dile getiriş şekliydi yemeğin nefes boruma kaçmasına sebep olan.
Fanta sevmiyorum, panda da sevmiyorum!
Her ne kadar görgü kurallarına uyan bir çocuk yetiştirmeye çalışsak da, kızımızın çok da hanım hanımcık olduğunu iddia etmiyoruz, edemiyoruz. Misal yeni tanıştığı Mert adındaki bir velet. Mert ismini söylerken genelde çocukların ve yetişkinlerin tonlaması bellidir. E harfi inceltilerek veya uzatılarak hatta bazen İ'ye benzeyen şekilde ağızdan çıkabilir. Ama bugüne kadar adı Mert olan birine "Vaaaaart" diye seslenen herhangi bir çocuk veya yetişkin görmedim. Bizdeki incelik de bu kadar.
Pazartesi, Nisan 09, 2012
Ben Tek Siz Üçünüz
Mahallede top oynayıp da şu kalıbı çeşitli şekillerde duymayan veya kullanmayan yoktur diye tahmin ediyorum. İki taş arası kaleye gol atmaya çalışırken kolaydı tabii hayat. Sıkıysa 35 yaşlık farka rağmen her lafıyla, tırnak yediren özgüvenini dağlara taşlara haykıran kıvırcık bir zilliye anlatın derdinizi.
Ailece oturduğumuz yerde pek kalamadığımız için oyunlarımız da genelde fiziksel kalıplar içerisinde gerçekleşiyor. Kaydırakta kartopu etkisi yaratma, koltuktan ters atlama veya üç deyince birbirimize doğru bağırarak koşup göğüs tokuşturma gibi baba-kız-anne-köpek oyunlarımız var. Köpek nasıl oynuyor bunları kısmının kurcalanmamasını özellikle rica ediyorum. Tabi genelde oyunların kuralları, kural değişiklikler ve süreleri Zilli Prenses tarafından belirleniyor. Son zamanlarda kızım nihayet dans sevmeye başladı. Şimdi dans deyince herkesin kafasında kısmen zarif hareketler ve müzikle ahenkli kıvırmalar imajı oluşuyor. Bizde öyle değil. Bizim danslarımızda, üç gün önce avlanmış mamuttan kalan son et parçasını paylaşamayan mağara adamlarının medeniyeti ve zarafeti var. Uzatmayayım, okuldan gelen Zilli Prenses o günkü dans dersinin de etkisiyle annesiyle beni hemen mutfağa çağırdı. Amacımızın ne olduğunu sorduğumuzda "Dans edeceğiz ama bekleyin" cevabını aldık. İyi, en azından başımıza sert bir şey gelmeyeceği kesinleşti. Hemen salona koşan küçük hanım sandalyesini de getirdi ve mutfağın ortasına koydu. Dekora niye ihtiyacımız olduğunu anlamaya çalışırken küçük dev koreograf annesini ve beni arzu ettiği stratejik noktalara yerleştirdi. Sakin bir havayla sandalyesine oturdu ve "Şimdi dans edin" diye buyurdu. Annesiyle bakışırken aklımızdan geçen tek düşünce vardı.
"Lan yapmazsak silah çekip ayaklarımızın etrafına sıkmaya başlar mı?"
Fofocuğum da artık tekmili kime vereceğini öğrendi. Bir zamanlar evde beni reis, muhterem eşimi de aziz ve sadık dostu olarak bilirdi. Sabah sesimizi duyar duymaz odanın kapısına gelip dışarı çıkmak için en Küçük Emrah hâliyle bakardı. O da kalmadı artık. Sabah önce Zilli Prenses'e tekmil veriliyor. İşini o kadar ciddiye alıyor ki sabaha karşı yanımıza gelen küçük hanımı yatağında bulamayınca "Oğlum Fofo, günaydın canım, güzel oğlum benim" diye kafasını okşayana dek odasında bekliyor pis dönek.
Dondurma hâlâ ve iyi ki en sevdiğimiz tatlı. Hele anne elinden çıkmış taptaze dondurmanın üstüne tanımıyoruz. Övünmek gibi olmasın hanım biraz hamarattır. Zilli Prenses'in kâsesine koyduğum dondurma kısa süre içinde silip süpürülüyor. Boş kâseyle masada oturan canavar babasının kâsesine göz dikiyor ve korkudan nefes almadan bitirmiş olan babaya "Ne? Hepsini bitirdin mi?" diye fırçayı kayıyor. Bitti mi? Bitmez. Annenin kâsesinde hâlâ dondurma kaldığını öğrenip masadan kalkıyor ve az önce babasına posta koyan kendisi değilmiş gibi "Anneciğine" bir kaşık dondurma yediriyor. Bundan sonraki taktik süper.
-Anne sen dondurma sever misin?
-Evet kızım severim.
-Hmm, ben de çok severim.
-Peki kızım.
Ama benim dondurmam kalmadı anne.
Kâsem boş, hepsi bitti.
Herhâlde sonucu söylememe gerek yok.
"Lan yapmazsak silah çekip ayaklarımızın etrafına sıkmaya başlar mı?"
Dondurma hâlâ ve iyi ki en sevdiğimiz tatlı. Hele anne elinden çıkmış taptaze dondurmanın üstüne tanımıyoruz. Övünmek gibi olmasın hanım biraz hamarattır. Zilli Prenses'in kâsesine koyduğum dondurma kısa süre içinde silip süpürülüyor. Boş kâseyle masada oturan canavar babasının kâsesine göz dikiyor ve korkudan nefes almadan bitirmiş olan babaya "Ne? Hepsini bitirdin mi?" diye fırçayı kayıyor. Bitti mi? Bitmez. Annenin kâsesinde hâlâ dondurma kaldığını öğrenip masadan kalkıyor ve az önce babasına posta koyan kendisi değilmiş gibi "Anneciğine" bir kaşık dondurma yediriyor. Bundan sonraki taktik süper.
-Anne sen dondurma sever misin?
-Evet kızım severim.
-Hmm, ben de çok severim.
-Peki kızım.
Ama benim dondurmam kalmadı anne.
Kâsem boş, hepsi bitti.
Herhâlde sonucu söylememe gerek yok.
Salı, Mart 20, 2012
İmaj Her Şeydir
Saçını boyatan anneye ilk tepki olarak "Beğenmedim" diyen Zilli Prenses, olayın üzerinden henüz on dakika geçmişken ve anne hâlâ kulaklarından duman sızdırıyorken, ele geçirmesi gereken çikolata için mutfaktaki cefakâr kadına "Anne saçını çok beğendim" şeklinde lafa girebiliyor. Veya "Babacığım yeni tişört almışsın, ne güzel. Çok beğendim" deyip sarıldıktan sonra "Bu akşam salonda yatayım" diyebiliyor. Kesinlikle taviz vermiyoruz dememi bekleyenler varsa ebeveynlik eğitimi vermeye çalışan bloglara geçsinler. Buradan size faydalı bilgiler çıkmaz.
Her zaman etraftaki tecrübeli ebeveynler uyarıda bulunur. Çocuğun yanında konuşurken dikkatli olun çünkü olmadık yerde rezil olursunuz. Ama her zamanki gibi eksik bilgi verilmiş bize. Bu olay iki yönlü işliyormuş. Zilli Prenses okulda gördüklerini evde canlandırma ihtiyacı hissedince ortaya çıkan manzara uykularımızı kaçırmaya başladı. Diğer veletlerin okula yansıttığı durumlar bizim ailede tuhaf mizansenlerin oluşmasına yol açtı. Örneğin dondurma yerken hayvanlar hakkında yapılan bir sohbet esnasında inek, eşek, köpek, Fofo derken aniden brutal vokal moduna geçen kızım önce hayvan dedi, sonra da "Anne sen hayvansın" ile konuya noktayı koydu. Kaşığı yutan baba bir taraftan yaşam mücadelesi verip diğer taraftan kızına bunun ayıp bir şey olduğunu anlatmaya çalışırken hanım kızımız hızını alamadan dönüp "Baba annem hayvan!" diyip gülmeye başladı. Çocuğa kızmanın alemi yok, arkadaşlarını suçlamanın zamanı değil (evet itiraf edin ebeveynler, onun da zamanı gelecek), "Aman canım unutur" demenin sırası hiç değil. Şimdi bu olayı burada keselim. Başka bir örnek de geçen akşam benimle ta en başta sözünü ettiğim nerede yatsam pazarlığı esnasında vuku buldu. Salonda mı yatayım, odamda mı yatayım, annemlerin yatağına mı konuşlanayım pazarlığı yapan Zilli Prenses'e yatağımda yatmak istediğimi, o nedenle bizim odada yatma seçeneğinin zaten bu tartışmanın konusu olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Hanım kızımız yine o meşhur gazlardan birine geldi ve bana salonda yatmamı söyledi. Diyalog aynen şöyle gerçekleşti.
-Kızım niye salonda yatayım, manyak mıyım?
-Evet.
-Saçmalama.
-Baba salonda yatar.
-Kızım ne diyorsun? Salonda mı yatıyor senin baban?
-Evet.
Şimdi iki olayı birleştirip çocuğu okula gönderelim. "Akşam dondurma yedim", "Fofo eve işedi" ve "Burnumda sümük var" gibi olayları anlatan kızımızın okulda çizdiği baba imajı. Ben karısına hayvan diyen ve muhtemelen fırçayı yedikten sonra salonda yatan bir babayım. Alın size mutlu bir aile.
Salı, Şubat 28, 2012
Dışlanıyorum
İki yaş sendromu adındaki felaket yavaş yavaş, zihinlerimizde yıllar önce izlediğimiz iyi bir korku filminin akılda kalan sahneleri hâline gelmeye başlarken yaklaşan diğer tehlikeyi irdelemeyi ve hatta ona hazırlanmayı ihmal etmişiz. Karakteri şekillenmeye başlamış kız çocuğu! İtiraf ediyorum, sevgili Uyuznaz'ım beni neredeyse tamamen çözdü ve şimdi o çok sevdiği oyun hamurlarına yaptığının aynısının daha sertini bana uygulayarak, bu yaşımdan sonra beni yeni bir şekle sokuyor.
Planın ilk aşamasında anladığım kadarıyla babayı özel hayattan tamamen ve tez zamanda soyutlamak var. Okulda ne yaptığını anlatmayan, sorulduğunda konuyu değiştiren, kuzenleriyle, arkadaşlarıyla veya yakınlarıyla bile neler yaptığını babaya anlatmayan bir çocuk var karşımda ve henüz bana koyduğu bariyerleri aşmayı beceremedim. Diyaloglarımız genelde şu şekilde geçiyor;
-Kızım ne yaptın bugün jimnastikte?
-Baba Yiğit Kaan okulda mı?
-Neler oynadınız anneanneyle?
-Hadi koşalım baba, koş!
-Anneyle neler yaptınız?
-Baba Top Mozart var mı?
Zorlamak olmaz tabii. Niye olmaz bilmiyorum ama olmazmış. İsterse anlatacakmış. Kendi özeli olmalıymış. Olsun tamam. Ama niye o özel sadece bana onu anlamıyorum? Sitenin kapısından girerken güvenlik görevlisine okulda, sokakta yaptığı her şeyi, selamlaşmadan hemen sonra anlatıyorsa bunda bir terslik olduğunu düşünmem anormal değildir herhâlde.
Tuhaf da gelse Zilli Prenses'in tavırlarındaki değişimi izlemek hoş oluyor. Giyim mağazalarında kıyafetleri alıp üzerine tutması, babasının büyük bir hevesle gösterdiği tişörte bakıp "Hayır, beğenmedim" diyerek arkasını dönüp gitmesi, pili bitmek üzere olan tableti uzatıp "Baba şunu şarja koyar mısın?" demesi, öğrendiği şarkıların sözlerini ve melodilerini düzgün ve eksiksiz ellişer kez söylemesi ve hepsinin koreografilerini öğretmesi gibi.
Ebeveynlik aslında tamamen bir öğrenme süreci. Mesela bizim bu ay öğrendiklerimizi şöyle bir gözden geçireyim. Özgüveni oturmaya başlayan çocuk lokantada hesap ister, paket serviste beklerken kaşla göz arasında kaybolup elinde lolipopla çıkagelir ve "Baba bak, şeker kopardım nihaha" der, arabaya yerleştikten sonra ama kontağı bile çevirmeden önce "Hemen kemerini tak baba, arabada kemersiz olmaz" şeklinde sert bir dille uyarır, annesiyle dışarı çıkarken evde kalan babaya sulu boyası bittiği için evde kalmasını ve yenisini almak için çalışmasını buyurur. Ha bir de fotoğraf makinesine mercek adaptörü almak isteyen babaya "Ne gerek var ki? İhtiyacın yok" diye mağazanın ortasında kapağı takar.
Planın ilk aşamasında anladığım kadarıyla babayı özel hayattan tamamen ve tez zamanda soyutlamak var. Okulda ne yaptığını anlatmayan, sorulduğunda konuyu değiştiren, kuzenleriyle, arkadaşlarıyla veya yakınlarıyla bile neler yaptığını babaya anlatmayan bir çocuk var karşımda ve henüz bana koyduğu bariyerleri aşmayı beceremedim. Diyaloglarımız genelde şu şekilde geçiyor;
-Kızım ne yaptın bugün jimnastikte?
-Baba Yiğit Kaan okulda mı?
-Neler oynadınız anneanneyle?
-Hadi koşalım baba, koş!
-Anneyle neler yaptınız?
-Baba Top Mozart var mı?
Zorlamak olmaz tabii. Niye olmaz bilmiyorum ama olmazmış. İsterse anlatacakmış. Kendi özeli olmalıymış. Olsun tamam. Ama niye o özel sadece bana onu anlamıyorum? Sitenin kapısından girerken güvenlik görevlisine okulda, sokakta yaptığı her şeyi, selamlaşmadan hemen sonra anlatıyorsa bunda bir terslik olduğunu düşünmem anormal değildir herhâlde.
Tuhaf da gelse Zilli Prenses'in tavırlarındaki değişimi izlemek hoş oluyor. Giyim mağazalarında kıyafetleri alıp üzerine tutması, babasının büyük bir hevesle gösterdiği tişörte bakıp "Hayır, beğenmedim" diyerek arkasını dönüp gitmesi, pili bitmek üzere olan tableti uzatıp "Baba şunu şarja koyar mısın?" demesi, öğrendiği şarkıların sözlerini ve melodilerini düzgün ve eksiksiz ellişer kez söylemesi ve hepsinin koreografilerini öğretmesi gibi.
Cumartesi, Şubat 04, 2012
Ergenlik Provası
Olmuyor.
Ama büyüdüğünün yüzüme tokat gibi çarptığı an bunların hiçbiri değil. Geçtiğimiz hafta Zilli Prenses'i öğlen okulundan aldım ve arabada sohbet ede ede eve doğru yol alırken her zamanki soru-cevap oyunumuzu oynamak istedim. Aslında oyun da değil, soruları ve cevabı belli olan bir sohbet. Kızıma arada bir arka arkaya babasının meleği, prensesi, güzeli ve bilumum babaların kızlarına layık gördüğü sıfatlar kim diye sorarım ve o da heyecanla "Ben!!!" diye cevap verir. Yine saydırmaya başladım.
-Babasının meleği kim?
-Ben. (Bunu her zamanki heyecanıyla değil de biraz durgun söyledi. İyimser bir baba olarak okul yorgunluğuna verdim.)
-Babasının prensesi kim?
-Ben. (Aynı durgunluk devam. Bir terslik olabilir.)
-Babasının aşkı kim?
-Ben. (Lan bir terslik var. Dur şunu şaşırtayım)
Sonraki soruyu otopark kapısının açılmasını beklerken arkaya dönüp sordum ve o korkunç yanıt ve manzarayla karşılaştım.
-Baba seni ne kadar seviyor?
-Ben.
Evet, kızım camdan dışarı bakarken hiç istifini bozmadan ezberden cevap veriyordu. Beni dinlemiyordu bile. Hatta "Yine başladı bu moruk" diyordu içinden, bundan eminim. Hemen annesine koşup olayı anlattım ve ikinci darbeyi orada aldım.
-Hı-hı, evet canım. Büyüyor işte.
Dedi ve gitti.
Sevgili kızım nedense geceleri zamanında ve deliksiz bir uyku çekmemekte ısrarcı. Ya sıkılır yanımıza gelir ya su ister ya da sadece ilgi ister. Suyu ve ilgiyi aynı anda istediği zamanlar evde hareketlenme oluyor çünkü sudan sorumlu devlet bakanlığına ben atandım. Hanımefendi odasında "Anne!" diye seslendiğinde yanına giden sevgili eşim tekmilini verdikten sonra "Baba su!" talebi evin duvarlarında yankılanır. Tam da o gece suyunu odasına koymayı unutmuşum. Odadan çıkıp mutfağa doğru giderken bugün hâlâ öğrenemediğim bir sebepten dolayı Fofo'yu tuvaletten çıkarken gördüm. Sabahın beşinde ilk bakışta jeton düşmediği için tuvaleti iki adım geçtikten sonra geri dönüp sıpayı salona doğru kovaladım. Mutfakta kızımın suyunu doldurup geri dönüş yoluna girdim ve demin salona postaladığım köpek bu sefer de küçük tuvalete girmiş, lavabonun altından sinsi sinsi bana bakıp onu görmeden geçip gitmemi bekliyordu. En son kendisini kapısı kapalı tuvaletin önünde yatar hâlde bulan muhterem eşim çareyi yatağını oraya taşımakta buldu. Tuvalet saplantılı köpek. İki saat önce yatağında yatıyordu. Manyak.
Bu arada öğretmenlerinin dediğine göre kızım müziği seviyormuş. Nasıl sevindik anlatamam. Sign of the Horn yapıp "Baba kafanı salla" dediğinden beri bu kadar sevinmemiştik. Hâl böyle olunca da kızımın en sevdiği yerlerden biri bizim Coşkun'un oyun odası. Geçenlerde en son bas gitar da çaldıktan sonra kızımın kalbinde ayrı bir yere oturdu. Yine müzik aşkının coştuğu bir anda parka giderken sevinçle bağırdı kızım.
Ben Coşkun'un evinde paket çaldım baba. Coşkun bana paket alacak baba!
Çocuğunun konuşmasını harbiden sadece ebeveyn çözermiş. Yandan geçen adam çocuk paket çaldığına seviniyor diye bana pis pis bakarken ben bagetin ne olduğunu öğrenmiş bir çocuğum olmasının haklı gururunu yaşıyordum.
Cuma, Aralık 23, 2011
Aşağıdakiler ve Yukarıdaki
-O şarkıyı demin söylediler.
Monitörün arkasından yükselen anne kafası, kısa süren şaşkınlık ve annenin kıs kıs gülmesi. "Kapağını alayım mı hayatım?" diye yardım bile teklif etti canım! Ama etme bulma dünyası diye boşuna dememişler. Birkaç saat önce salondaki masanın üzerine çıkmış ağaç süsleyen kızımıza annesi "Yerim hüleyn beni seni bücür" diye hamle yaptı. Hedef belliydi. Popodan bir ısırık alınıp sonra neresi rastgelirse öpülecekti. Ama sevgili kızım bu sefer dönme zahmetine bile girmedi. "Anne rahatsız etme lütfen" lafının ardından anne screenshot gibi kaldı, baba kıs kıs güldü. Ama hakkını vermem lazım, karım gerçekten tam bir Fair-Play abidesi. Kulaklarından çıkan siyah dumana rağmen yanıma yaklaştı ve kapağını almamı rica etti.
İnsan bazen çocuğunun neleri nereden öğrendiğini çözemiyor. Veya bazı benzetmelerin hangi çağrışımlar aracılığıyla ortaya çıktığını. Bu akşam da yemekte artık kurcalamanın veya derine inmeye çalışmanın anlamsız olduğuna ve hakikaten "Çocuktur, ne yapsa yeridir" demek gerektiğine karar verdik. Yemek yediğimiz yerde Zilli Prenses'e gelen tabakta bir miktar maydonoz vardı. Bizimki de hafif hafif bunları kemirmeye başladı. Kızının otlaması annesini dünyanın en mutlu insanı yapıyor. Ben anlamıyorum ama kurcalamamak ve olabildiğince uyum sağlamak en güvenli yol. Şuna itiraz edecek bir erkek de tanımıyorum zaten. Bir süredir kemirdiği maydonozu inceleme ihtiyacı hisseden kızım önce şöyle bir kaç kez maydonozu çeşitli açılardan tanımaya çalıştı. Sonra yaprakları okşadı. Tam olarak hatırlıyorum, elinde dört yaprak (veya o yonca gibi olan kısmına ne deniyorsa) vardı. Kleopatra dürtmüş olacak ki bizimki bir anda sandalyesinde iyice arkasına yaslandı ve elindeki maydonozu yüzüne doğru yelpaze gibi sallayarak "Offf, çok da sıcak oldu burası" dedi. Biz bir şey diyemedik. Biz bir şey yapamadık. Biz öylece kalakaldık. Ve çocuk maydonozu yedi.
Cuma, Aralık 02, 2011
Erken Uyarı
Her ebeveynin dikkat etmesi gereken ileriye dönük işaretler vardır ama birçoğunu "Ah canım, çocuk işte" diyerek görmezden geliriz. Biz de farklı olduğumuzu iddia etmedik ama gözümüze gözümüze sokulan ve hani şu çok moda olan "Karma" muhabbetini destekleyen alametlere kayıtsız ve endişesiz kalamayacak duruma geldik. Gençliğimizden ve hatırladığımız kadarıyla çocukluğumuzdan aklımızda kalan ve bir kısmını "Ne piçmişiz be" diye belki de gururla andığımız bazı tavırlar, hani şu gazetelerde manşetten verilen tokat gibi cevap şeklinde suratımıza çarpınca önümüzdeki yılların robot resmi ortaya çıkmaya başladı.
Yatağa yatırılmak suretiyle uyuması umut edilen sevgili kızım daha önceki tepkilerinin işe yaramadığını görünce yepyeni bir taktikle annesinin karşısına çıktı. Diyalogu aynen aktarıyorum.
-Anne ben gözlerimi kapatamıyorum.
-Niye yavrum?
-Bozuldular. O yüzden uyuyamam.
Tahmin edileceği üzere akşam yatmak istemeyen çocuk sabah da kalkmak istemez. Bin bir dil dökülen Zilli Prenses, çizilen her türlü toz pembe tabloya rağmen kalkmamakta direnince kesin bir tavırla kendisine kalkması ve okula gitmesi gerektiğini bildirdim. Tek gözünü açıp yataktan kafasını kaldırmadan "Baba, karnım ağrıyor" dedi ve kıçını dönüp uyumaya devam etti. Babaya da çocuğu yataktan sökmek kaldı.
Zaman zaman amaçlı veya amaçsız ailece yürüyüşlerimiz olur. Böyle zamanlarda da puset kavramını hayatının flu anılarından biri hâline getirmiş olan kızım da koşmayı tercih eder. Karı-koca yanımızda çocuğumuzla yürürken iki laf etme şansına bu nedenle sahip olamıyoruz çünkü nöbetleşe çocuk peşinde galop, sprint antrenmanı yapıyoruz. Hanımefendinin koşacak keyfi olmadığında, kısaca canı kapris yapmak istediğinde de kucak talepleri ardı arkası kesilmeden ebeveyne ulaşıyor. Mümkün mertebe kucaktan uzak tutmaya çalışıyoruz. "Ne gerek var kızım?", "Saçmalama, eşek kadar oldun" telkinlerinden majestelerine sıkıntı geldiği zaman da "Ah baba, çok bacağım ağrıyor. Geçen gün vurmuştum, o yüzden" veya "Anne ayağım ağrıyor, yürüyemiyorum" şeklinde ebeveyn kafalama taktiklerine geçiyor.
Yıkanmak hâlâ ciddi bir sorun. Kafasına, yüzüne su gelmesinden nefret ediyor Matmazel. Her banyo sefamız küçük kıyamet havasında geçiyor. Sadece elini tutan ve çeşitli şekillerde destek olan ben, apartmana yapılan "Hayır baba, yeter baba, yapma baba!" canlı yayını yüzünden komşular tarafından muhtemelen cani, psikopat ve dayakçı olarak görülüyor olmalıyım. Son zamanlarda bu tepkiler yerini çeşitli bahanelere bıraktı. Mesela tam banyoya girmek üzereyken gelen çiş bir türlü bitmek bilmiyor.
Kimi buna yediğimiz hurmalar der, kimi buna rüzgâr ekmek der, kimi etme bulma dünyası, kimi de karma der. Verilecek isim ne olursa olsun konuştuğumuz herkesin fikrini belirtme şekli değişmiyor:
Ergenlikte sıçtınız.
Yatağa yatırılmak suretiyle uyuması umut edilen sevgili kızım daha önceki tepkilerinin işe yaramadığını görünce yepyeni bir taktikle annesinin karşısına çıktı. Diyalogu aynen aktarıyorum.
-Anne ben gözlerimi kapatamıyorum.
-Niye yavrum?
-Bozuldular. O yüzden uyuyamam.
Tahmin edileceği üzere akşam yatmak istemeyen çocuk sabah da kalkmak istemez. Bin bir dil dökülen Zilli Prenses, çizilen her türlü toz pembe tabloya rağmen kalkmamakta direnince kesin bir tavırla kendisine kalkması ve okula gitmesi gerektiğini bildirdim. Tek gözünü açıp yataktan kafasını kaldırmadan "Baba, karnım ağrıyor" dedi ve kıçını dönüp uyumaya devam etti. Babaya da çocuğu yataktan sökmek kaldı.
Zaman zaman amaçlı veya amaçsız ailece yürüyüşlerimiz olur. Böyle zamanlarda da puset kavramını hayatının flu anılarından biri hâline getirmiş olan kızım da koşmayı tercih eder. Karı-koca yanımızda çocuğumuzla yürürken iki laf etme şansına bu nedenle sahip olamıyoruz çünkü nöbetleşe çocuk peşinde galop, sprint antrenmanı yapıyoruz. Hanımefendinin koşacak keyfi olmadığında, kısaca canı kapris yapmak istediğinde de kucak talepleri ardı arkası kesilmeden ebeveyne ulaşıyor. Mümkün mertebe kucaktan uzak tutmaya çalışıyoruz. "Ne gerek var kızım?", "Saçmalama, eşek kadar oldun" telkinlerinden majestelerine sıkıntı geldiği zaman da "Ah baba, çok bacağım ağrıyor. Geçen gün vurmuştum, o yüzden" veya "Anne ayağım ağrıyor, yürüyemiyorum" şeklinde ebeveyn kafalama taktiklerine geçiyor.
Yıkanmak hâlâ ciddi bir sorun. Kafasına, yüzüne su gelmesinden nefret ediyor Matmazel. Her banyo sefamız küçük kıyamet havasında geçiyor. Sadece elini tutan ve çeşitli şekillerde destek olan ben, apartmana yapılan "Hayır baba, yeter baba, yapma baba!" canlı yayını yüzünden komşular tarafından muhtemelen cani, psikopat ve dayakçı olarak görülüyor olmalıyım. Son zamanlarda bu tepkiler yerini çeşitli bahanelere bıraktı. Mesela tam banyoya girmek üzereyken gelen çiş bir türlü bitmek bilmiyor.
Kimi buna yediğimiz hurmalar der, kimi buna rüzgâr ekmek der, kimi etme bulma dünyası, kimi de karma der. Verilecek isim ne olursa olsun konuştuğumuz herkesin fikrini belirtme şekli değişmiyor:
Ergenlikte sıçtınız.
Salı, Kasım 22, 2011
Hatalıyız
Gerginliği sevmeyen bir aile olduğumuz için çocuğumuzu da sakin, sessiz, kavgasız ve gürültüsüz bir hayat geçireceği şekilde büyütmeye çalışıyoruz. 24 saat beni benim tepeme koysanız kafayı yerim ama muhterem eşimin senelerdir gösterdiği sabır ve anlayış belki de genç dimağlara tez konusu olabilecek seviyede. Neyse, tabii ki çocuğumuzu hem yaşı hem de genel olarak konseptin hoş olmaması nedeniyle kavgalı, gürültülü ve şiddet içeren şeylerden uzak tutmaya özen gösteriyoruz. Bu konudaki tek derdim 7 yaşına kadar Star Wars ambargosu koyulmuş olması. Onu bir şekilde aşacağım ama henüz yolunu bulamadım. Bizim Zilli Prenses de Tembel Kasaba'nın bir bölümünde gördüğü dinozordan korktuğu için uzun süre o bölümü izletmedik. Rezil Robbie dinozor kostümüyle milleti korkutmaya çalışıyordu. Bir ara "Odamda dinozor var mı?" falan diye sorunca biz de tatlı tatlı kendisine böyle bir şey olmayacağını ve korkmasına gerek olmadığını söyledik. Söylemez olaydık. Kendi çocuğunu tanımayan ebeveyn olur mu? Olur işte. Çocuğun zamanla korkusu geçer diye ümit ederken bir anda karşımızda dinozor manyağı, evet harbiden manyağı, bir çocuk bulduk. Evde dinozor yapbozları, figürleri, resimleri ata sporumuz cirit oynamaya başladı. Tembel Kasaba'nın dinozorlu bölümü de kesmeyince farklı arayışlara yöneldik. Burada YouTube imdadımıza yetişir gibi oldu. Elde tablet, hanımefendiye dinozorlu videolar aramaya başladık. Bu arada şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Her dinozor dinozor değildir, ben dinozora dinozor demem T-Rex olmayınca konsepti nereden yerleşti henüz çözemedik. Konu dinozor hele T-Rex olunca tabii ki öyle pek sevimli görüntüler bulunmuyor. Yine böyle bir görüntü arayışında sevgili kızımla elimizde tablet yatak keyfi yaparken bulduğum bir videoda T-Rex efendi masum bir dinozora saldırdı ve o masum görünen dinozor da karşılık verme ihtiyacı hissetti. Hemen parmağımı durdurma düğmesine uzattım ve aynı anda Zilli Prenses'e açıklama yaptım. "Kızım bunlar kavga ediyor, geçelim." dedim. Aldığım cevaptan sonra sadece South Park sessizliği oldu.
-Ehehe, bırak baba kavga etsinler.
Tableti seven evladım uykusuz olduğu zamanlarda veya on parmak dokunmatik ekran kullanmaya çalışıp da aletin kapasitesini aşmaya çalıştığında hırçınlaşıyor. Böyle yanımda oturmuş oyununu oynarken bir anda gaza gelip tableti davul olarak kullanmaya başlayınca hemen elinden aldım ve eşyalarına düzgün davranmazsa onları geri alacağımı ifade ettim. Suratıma bakıp tablete okkalı bir şaplak atınca ben de zavallı cihazı hırçın kızın elinden alıp kaldırdım. Ertesi gün tekrar tableti isteyen ve önceki sevimsizliğinden eser kalmamış çocuğa da tabletin arızalandığını ve tamirciye yolladığımı söyledim. Aslında yine hata bizde, beklentiyi yüksek tutmamak lazım. Çocuğu tamirci, arıza kavramlarını ne kadar çözdüğünü anlamadan bunu söyleyince gelecek olan cevaba da şaşırmamak lazım.
-Baba tablet Tamirci Manny'de mi?
"Bu çocuk ne zaman babacı olacak kardeşim?" diye söylenmenin bedeli de banyoya girmek isteyen babanın klozet kapağının üzerine çöreklenmiş ve çıkmamakta ısrarcı çocukla yüz yüze gelmesidir. Elden bir şey gelmez dedim ve acil durumlar için sakladığım şort mayomu giymeye gittim. Şortla banyoya girip yıkanmanın her aşamasını da izleyen kıvırcığa açıkladıktan sonra tabii ki çıkma zamanı geldi. İmdada yetişen anne de çocuğu çıkaramayınca irisinden bir havlu uzattı ve hamam kaçkını gibi kabinden çıktım. Tahmin edersiniz ki mayonun çıkması ve yerine iç çamaşırı denen olgunun gelmesi lazım. Çocukken pis kabinlere beni sokmamak için elalemin ortasında havlu içinde mayomu değiştirme eylemini gerçekleştiren annemin taktiğini kullanmaya karar verdim. Yarı yolda çocuk dışarı çıkmaya karar verdi ve aceleyle işimi bitirmeye çalışırken hafif eğilmiş olduğum bir anda "Babaaaaaaa" diye geri dönen Zilli Prenses sevinçli bir hışımla kapıyı itince aldığım darbeyle ufak çapta bir sarsıntı geçirdim ama yine de görevimi başarıyla tamamladım. Saçlarım uzunken aklına gelmeyen kurutma meselesi için ısrarcı olan çocuğa da hayır diyemediğim için banyo sefamı iki büklüm, kafamda bir şiş ve o şişliğin üstüne yediğim iki adet sıcak fön darbesiyle tamamladım. İyiyim, beni merak etmeyin.
Perşembe, Kasım 10, 2011
Bir Terslik Var Ama...
Son birkaç haftadır her çocuğun okul yaşantısının vazgeçilmezi olan hastalık ve aileye bulaştırmayla mücadele ediyoruz. İki gün boyunca uykusunu alamamış tribün amigosu sesiyle dolaşan Zilli Prenses'in hâline üzülüyorduk ama sesinin komikliği yüzünden bir türlü hastalık havasına giremedik. Tabii ki çocuk hasta olunca annenin yarım saatte bir ateş ölçme serüveni de başlar. Önde kulağını kapatıp kaçan çocuk, arkada endişeli ve elinde dereceyle koşturan anne. Manzara süper. Sanki evde canlı Scooby Doo gösterimi var. Sonunda kıkırdayan çocuk yakalanır ve ateşine bakılır. Tabii ardından çocuk "Dereceyi veeeer" diye tutturur. Ona da hazırlıklıyız. Bozuk derece hemen kendisine verilir. Annesinden taktiği öğrenmiş olan Zilli Prenses hemen termometreyi kulağına götürür ve düğmesine basar. İşte bu noktada konsept karmaşası kendini gösterir. Ölçme işlemini bitiren cihaz üç bip sesiyle sahibine haber verir. O anki sahip konumundaki Zilli Prenses de kulağındaki derecenin seslenmesini karşılıksız bırakmaz. "Alo? Kimsiniz?"
Evdeki yemek kavgasından haberdar olanlar vardır. Kim eline yiyecek bir şey almaya teşebbüs ederse sefil yaratık Fofo dibinde bitiyor. Kızım da bundan yeterince nasibini alıyor. Boy dezavantajı nedeniyle ekstra dikkatli olması lazım. Elindeki yiyecekleri havaya kaldırıp koltuğa koşturmak gibi bir çözüm üretti kendi kendine ama her zaman başarı sağlayamıyor. Elindeki keki mutfakta yavaş yavaş kemirirken bir taraftan da iş yapmaya çalışan anneye laf yetiştiren Zilli Prenses aniden ağlamaya başlayınca herkes panik oldu tabii. Hemen arkasında aceleyle yutkunmaya çalışan Fofo'yu görünce durumu anladık ama yine de küçük hanıma neler olup bittiğini ve neden böyle tutkuyla ağladığını sorduk. Meğer kek, ablanın hiç umurunda değilmiş. "Fofo ayağıma bastııııı" diye serzenişine salya sümük devam etti. Fofo'nun yemeğini almasından hatta kendi kaptırmış olmasından çok kıymetli ayağına dokunulması hanım kızımız için daha büyük bir hoşnutsuzluk kaynağıymış.
Sabah programımız anneyle kızın kahvaltı için uyanmalarının bir süre sonrasında da babanın kalkmasından ibaret. Arada sevgili kızım benim de kahvaltısı sırasında hazır bulunmamı istediği için gelip uyandırıyor. Daha önce bunun nasıl şiddet içeren bir eylem olduğundan söz etmiştim. Yine bu şekilde uyandırılmayı beklerken odaya hızla giren ayakların sesi aniden kesildi. Kısa bir sessizlik gerginliğime gerginlik kattı. Ama ayak sesleri aynı çabuklukla uzaklaşmaya başlayınca kafamı kaldırdım. Son gördüğüm şey başucumdaki tableti kapmış hâlde salona doğru kaçan çocuktu. Beş dakika daha uyuyacak olmama sevinsem mi yoksa tabletin benden kıymetli olmasına üzülsem mi hâlâ karar veremedim. Kararsız kaldığım diğer bir konu da beni uyandırmak (veya bu aralar tableti kaçırmak) için o kadar hevesli olan çocuğun, sabah okula gitmesi için uyandırılmasına cevaben "Anne biraz daha uyuyayım, beş dakika daha" demesinin genetik bir facia veya mucize olup olmadığı.
Minik yavrumuzun sahtekârlık denemeleri de sıklıkla olmasa da devam ediyor. En sevdiği şeyler arasında yer alan badem için yapmayacağı maymunluk yok diyebiliriz. Akşamüstü atıştırmalığı olarak minik bir kâseye koyduğum bademlere bakarak önce "Baba bunlar niye suda değil?" diye sorması hafif bir sefa "malum şeyliği" olacağının göstergesi olsa da, aynı kâseyi yan tutup bademleri tek tarafta topladıktan sonra "Baba buraya badem koymamışsın" demesi ergenlik zamanı ebeveyni nasıl uyutmaya çalışacağının da alameti olarak algılanabilir. Yemezler kızım, anan da baban da çok geçti o yollardan.
Tam yazıyı bitirirken bu aralar sevdiği çizgi filmlerden olan Jake ve Var Olmayan Ülkenin Korsanları başladı. O anda salonda bulunmayan Zilli Prenses'in koşturarak geldiğini duydum ve yüzümde sebepsiz bir gülümseme belirdi. Çizgi filmin baş kahramanı Jake de her bölümün başında izleyen tüm çocuklara korsan ekibine katılmak isterler mi diye soruyor. İçeriden gelen ayak seslerine karışan "Eveeeeeet" çığlığını da duyduğumda gülümsemem biraz daha belirgin bir hâl aldı. Ta ki aynı çocuğun çizgi filmi seyretmek için elinde çamaşır sepetiyle salona girdiğini görene dek. Bağlantıyı çözmeye uğraşmadım, bazı şeyleri hiç kurcalamamak lazım.
Minik yavrumuzun sahtekârlık denemeleri de sıklıkla olmasa da devam ediyor. En sevdiği şeyler arasında yer alan badem için yapmayacağı maymunluk yok diyebiliriz. Akşamüstü atıştırmalığı olarak minik bir kâseye koyduğum bademlere bakarak önce "Baba bunlar niye suda değil?" diye sorması hafif bir sefa "malum şeyliği" olacağının göstergesi olsa da, aynı kâseyi yan tutup bademleri tek tarafta topladıktan sonra "Baba buraya badem koymamışsın" demesi ergenlik zamanı ebeveyni nasıl uyutmaya çalışacağının da alameti olarak algılanabilir. Yemezler kızım, anan da baban da çok geçti o yollardan.
Tam yazıyı bitirirken bu aralar sevdiği çizgi filmlerden olan Jake ve Var Olmayan Ülkenin Korsanları başladı. O anda salonda bulunmayan Zilli Prenses'in koşturarak geldiğini duydum ve yüzümde sebepsiz bir gülümseme belirdi. Çizgi filmin baş kahramanı Jake de her bölümün başında izleyen tüm çocuklara korsan ekibine katılmak isterler mi diye soruyor. İçeriden gelen ayak seslerine karışan "Eveeeeeet" çığlığını da duyduğumda gülümsemem biraz daha belirgin bir hâl aldı. Ta ki aynı çocuğun çizgi filmi seyretmek için elinde çamaşır sepetiyle salona girdiğini görene dek. Bağlantıyı çözmeye uğraşmadım, bazı şeyleri hiç kurcalamamak lazım.
Pazar, Ekim 16, 2011
Dedik ki Gezelim
Cuma akşamı uzun zamandır canı onun tabiriyle "Şöyle baba bir İskender" çeken eşime ertesi sabah Bursa'ya gitmeyi teklif ettim. Tabii ki hayır demedi. Ne yapsak, nasıl yapsak, kaçta yapsak gibi görüşmelerin ardından kusursuz bir plan oluşturduk ve tabii ki yine ailemizin en büyük özelliğini unutarak erken kalkmak üzere yattık.
Ailemizin en büyük özelliği de yaptığımız hiçbir programa ilk dakikasından itibaren uyamamak olduğu için ertesi sabah ilk iş olarak Pendik-Yalova feribotunu kaçırdık. Sabahın yedisinde uykusunda uyandırılmış dünya tatlısı ve her konuda uyumlu çocukla birlikte Eskihisar'a çevirdik rotamızı. Otuz saniyelik aralıklarla "Ben gemiye binmiycüüüm", "Baba ne zaman gemiye bincüüz?" gelgitlerini yaşamaya başladığımız noktada canım hayat arkadaşımla "Dönsek mi acaba?" bakışlarını attık. Ama kararlıydık. Feribota bindik. Üst kata tost almaya çıktık. Kıvırcık Tehlike ve annesi vapurda rutin teftişlerde bulunurken ben de tostlarımızı aldım. Bir anda tost sevdası kabaran Zilli Prenses annesinin tostunu zorla alarak az önceki feribot rutinini tosta uyarladı. Dışarıdan bir babanın, bir çocuğun tostundan yiyen anne tuhaf görünse de bu şekilde beslenmeye devam ettik.
Yalova-Bursa arasını uyuyarak geçiren Zilli Prenses gezmeyi planladığımız yerlerde huysuzluk çıkarmaz umuduyla doldurdu içimizi. Bu arada muhterem Frodo'nun da bu gezide bize eşlik ettiğini eklemek istiyorum. Ailemizin bir üyesi olarak herhangi bir organizasyonda arıza çıkarmaması tabii ki imkânsız. İshal köpekle seyahate çıkmak mola sayısını %200 artırıyormuş, onu öğrendik. Ama Hünkâr Köşkü yokuşunda geç fark ettiğim irice bir tümseğin üzerinden uçarken dikiz aynasında tavandan seken köpeği görmek tüm dertlere değdi.
Hünkar Köşkü, Ulucami, Kapalıçarşı ve çevresinde kaçmak ve geri dönmemekte ısrar etmek dışında fazla sorun çıkarmayan küçük hanım, yorgunluk belirtileriyle birlikte normal hâline döndü. Yani canımıza okumaya. Sırasıyla kül tablası, ceviz, simit, yeşil çay, cezve ve fotoğraf makinesi krizlerine giren hanımefendiyi sakinleştirmek için dağa çıkmayı teklif ettik. Aşağıdan hoş göründü ve kabul etti ama teleferik yolculuğunun ikinci kısmında dönüşün sıkıntılı olacağının sinyallerini verdi. Ufak bir parantez açayım. Yukarı çıkana kadar 6-7 tane direk atlaması yapılıyor ve tren köprüsünden arabayla geçmişsiniz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Teleferikteki otuz kişinin "Huuoooooppalaaaaa", "Ayyyyy Recai!", "A... koyyim" feryatları da pek yardımcı olmuyor.
Tepeye çıktığımızda önce biraz yürüyüş yaptık. Epey sisli bir havada bir süre yürüdükten sonra hafif ürpermeler eşliğinde bir şeyler içmek, yemek ve ısınmak amacıyla başlangıç noktamızdaki lokantaya doğru yola çıktık. Zilli Prenses'e yankının ne olduğunu öğretmek için uğraştık ama korktuğunu belirterek hemen buna bir son vermemizi emretti. Haklı, korkutmanın alemi yok çocuğu. Ama aynı çocuk lokantada yemek yerken yankı etkisi elde etmek için duvarlara ismini bağırınca anne ve babaya göz yuvarlamak kalıyor.
Dönüş için teleferiğe binmemizin ardından baba olmanın insanı ne kadar yaratıcı ve toplum gözünde maymun yaptığını da öğrenmiş oldum. Her direkte "Baba sallandık mı?" diye soran kucağımdaki çocuğu rahatlatmak için "Hayır kızım, horon teptim", "Hayır kızım hıçkırık tuttu" gibi cevaplar vermek zorunda kaldım. İşe yaradı mı? Yaradı. Gerisi teferruattır.
Saat 19.30 gibi başladığımız dönüş yolculuğumuzda ufak tefek alışverişler için durduk. 20.30'a doğru sızan Zilli Prenses feribottan inerken uyandı ve ben bu yazıyı yazarken hâlâ uyanık. Bu arada sabah yedide evden tam kadro çıkıp da gecenin on birinde ellerinde pazar torbalarıyla dönen site sakinlerini gören güvenliğin "Manyak bunlar" bakışları da gözümüzden kaçmadı. Karım gittiği şehirlerin pazarlarını eve getirmeyi seviyor, elimden bir şey gelmez.
Ailemizin en büyük özelliği de yaptığımız hiçbir programa ilk dakikasından itibaren uyamamak olduğu için ertesi sabah ilk iş olarak Pendik-Yalova feribotunu kaçırdık. Sabahın yedisinde uykusunda uyandırılmış dünya tatlısı ve her konuda uyumlu çocukla birlikte Eskihisar'a çevirdik rotamızı. Otuz saniyelik aralıklarla "Ben gemiye binmiycüüüm", "Baba ne zaman gemiye bincüüz?" gelgitlerini yaşamaya başladığımız noktada canım hayat arkadaşımla "Dönsek mi acaba?" bakışlarını attık. Ama kararlıydık. Feribota bindik. Üst kata tost almaya çıktık. Kıvırcık Tehlike ve annesi vapurda rutin teftişlerde bulunurken ben de tostlarımızı aldım. Bir anda tost sevdası kabaran Zilli Prenses annesinin tostunu zorla alarak az önceki feribot rutinini tosta uyarladı. Dışarıdan bir babanın, bir çocuğun tostundan yiyen anne tuhaf görünse de bu şekilde beslenmeye devam ettik.
Yalova-Bursa arasını uyuyarak geçiren Zilli Prenses gezmeyi planladığımız yerlerde huysuzluk çıkarmaz umuduyla doldurdu içimizi. Bu arada muhterem Frodo'nun da bu gezide bize eşlik ettiğini eklemek istiyorum. Ailemizin bir üyesi olarak herhangi bir organizasyonda arıza çıkarmaması tabii ki imkânsız. İshal köpekle seyahate çıkmak mola sayısını %200 artırıyormuş, onu öğrendik. Ama Hünkâr Köşkü yokuşunda geç fark ettiğim irice bir tümseğin üzerinden uçarken dikiz aynasında tavandan seken köpeği görmek tüm dertlere değdi.
Hünkar Köşkü, Ulucami, Kapalıçarşı ve çevresinde kaçmak ve geri dönmemekte ısrar etmek dışında fazla sorun çıkarmayan küçük hanım, yorgunluk belirtileriyle birlikte normal hâline döndü. Yani canımıza okumaya. Sırasıyla kül tablası, ceviz, simit, yeşil çay, cezve ve fotoğraf makinesi krizlerine giren hanımefendiyi sakinleştirmek için dağa çıkmayı teklif ettik. Aşağıdan hoş göründü ve kabul etti ama teleferik yolculuğunun ikinci kısmında dönüşün sıkıntılı olacağının sinyallerini verdi. Ufak bir parantez açayım. Yukarı çıkana kadar 6-7 tane direk atlaması yapılıyor ve tren köprüsünden arabayla geçmişsiniz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Teleferikteki otuz kişinin "Huuoooooppalaaaaa", "Ayyyyy Recai!", "A... koyyim" feryatları da pek yardımcı olmuyor.
Tepeye çıktığımızda önce biraz yürüyüş yaptık. Epey sisli bir havada bir süre yürüdükten sonra hafif ürpermeler eşliğinde bir şeyler içmek, yemek ve ısınmak amacıyla başlangıç noktamızdaki lokantaya doğru yola çıktık. Zilli Prenses'e yankının ne olduğunu öğretmek için uğraştık ama korktuğunu belirterek hemen buna bir son vermemizi emretti. Haklı, korkutmanın alemi yok çocuğu. Ama aynı çocuk lokantada yemek yerken yankı etkisi elde etmek için duvarlara ismini bağırınca anne ve babaya göz yuvarlamak kalıyor.
Dönüş için teleferiğe binmemizin ardından baba olmanın insanı ne kadar yaratıcı ve toplum gözünde maymun yaptığını da öğrenmiş oldum. Her direkte "Baba sallandık mı?" diye soran kucağımdaki çocuğu rahatlatmak için "Hayır kızım, horon teptim", "Hayır kızım hıçkırık tuttu" gibi cevaplar vermek zorunda kaldım. İşe yaradı mı? Yaradı. Gerisi teferruattır.
Saat 19.30 gibi başladığımız dönüş yolculuğumuzda ufak tefek alışverişler için durduk. 20.30'a doğru sızan Zilli Prenses feribottan inerken uyandı ve ben bu yazıyı yazarken hâlâ uyanık. Bu arada sabah yedide evden tam kadro çıkıp da gecenin on birinde ellerinde pazar torbalarıyla dönen site sakinlerini gören güvenliğin "Manyak bunlar" bakışları da gözümüzden kaçmadı. Karım gittiği şehirlerin pazarlarını eve getirmeyi seviyor, elimden bir şey gelmez.
Cumartesi, Ekim 08, 2011
Yuva Deneyimleri Üzerine
Hayatımızda yeni bir dönem başladı. Zilli Prenses tüm itirazlarıma rağmen sosyalleşmek istediğine karar verdi ve mecburen yuva aramaya başladık. Çocuklarla oynamak istiyormuş, arkadaşları olsunmuş, peh! Neyse, tabii ki itiraz hakkımız bulunmadığı için araştırmamıza başladık. Sevimli ve cana yakın bir kişilik olmam nedeniyle ilk turu ve elemeyi kazasız belasız atlatmak amacıyla annemizi görevlendirdik. Düştü yollara ve çevredeki yuvaları incelemeye başladı. Birkaç günlük detaylı inceleme ve soruşturma sonucunda aday adaylarını beşe indirdi ve en şapşal anımda bana sundu. Ön elemeyi sadece üç tanesi geçebildi. Bu, onların hikâyesidir.
Ön elemeyi geçen yuvalardan birincisiyle görüşmek için cebren ve hile ile sokağa çıkarıldım. Yuva veya okul her neyse işte onun yöneticisine hedefimizi ve kafamızdaki ideal yuvayı anlattık. Tabii ki ne istiyorsak onlar da sunuyordu. Peki dedik, bir deneyelim. "Aman efendim oryantasyon, vay efendim seviye belirleme" falan gibi zırvalarla beynimizi doldurmaya çalışmalarına prim vermeyerek deneme süresine başladık. Israrla sosyalleşmek isteyen çocuğa dört gün boyunca günde birer saatten karalama yaptırmalarının ardından bana fenalıklar geldi. Önce bu dört günü birlikte geçirdiği öğretmen sıfatlı hanım kızımıza durumu sordum. Muhterem eşimin daha ikinci günden aldığı "Gruba hazır" cevabı yinelendi. O zaman da sorgulamanın yönünü okul psikoloğu dedikleri ilginç hanımefendiye çevirdim. Görüşmeniz özeti aşağıda.
-Neden hâlâ kısa süreli bile olsa gruba alınmadı?
*Ehem şey biz öğretmenine soracağız durumunu.
-Öğretmeni hazır dedi. Değil mi hanımefendi? (Başıyla onaylayıp kaçar)
*Yarın (Cuma) da böyle geçsin. Pazartesi çocuklarda Pazartesi sendromu oluyor, gruba alamayız. Salı da resim yapar, Çarşamba azar azar başlarız.
(Buraya köpürmüş baba efekti gelecek)
-Sizin işiniz değil mi o sendromdan çocukları çıkarmak?
*Ehem, şey, bik bik de bik bik aslında ama...
Malumunuz terk-i diyar eyledik ve kendileriyle ilişkimizi başlamadan bitirdik. Sinir basan babayı evde sakinleştirme ve tüm yuvaların böyle olmadığına ikna turlarından sonra ertesi sabah ikinci aday yuvaya gittik. Sahibi olan hanımefendi açıklamalarda bulunarak deneme için bizi ikna etti. Bu arada bu iki yuvanın da çok bilinen ve çok tavsiye edilen yerler olduğunu belirmeden geçmeyeyim.
Neyse, başladık oradaki denememize. İlk gün yine resim yapıp döndü bizimki. Ama bu sefer annesini sordu. İkinci gün de ben götürdüm ve dört kez yanıma geldi. Geldiğimde ve çıkarken yuvanın ana kapısının da açık olduğunu ve güvenlik olmadığını görünce zaten %90 kararımı vermiştim. Ama öğretmeni bu kararın kalan %10'luk kısmını hemen doldurdu. Kendilerinin söylediği programa göre iki saat kalacak diye götürdüğüm günde bir saat sonra yanıma gelen öğretmenin sözleri de aşağıda.

"Merhaba, süreniz doldu. Kızınız salıncakta, ben indiremedim." (İndiremediği kızın fotoğrafı yanda)
Kızımı tanımadığım bir velinin yanında bulunca iyice köpürdüm. Kaptığım gibi çıktım ve kızımın burayı beğenmediğini ve bir daha gelmeyeceğini söyledim. Zaten markette bile başını alıp giden kız dört defa koşa koşa annesinin-babasının yanına geliyorsa oradan koşarak uzaklaşma vakti gelmiştir.
Tabii ertesi gün son aday yuvaya gittik. Önceki iki faciadan ağzı yanmış ve yeni tecrübelerle kuşanmış olarak yuva sahibinin karşısına çıktık. Daha önce bize anlatılmayan birçok konuda bilgi verdi. "Aman da bize gelin, ölümü görün gelmezseniz, size cenneti vadediyorum" tavrını görmediğimiz için kanımız ısındı. Kendinden emin ve mesafeli tavırlarıyla biraz olsun içimizi rahatlattı. Üstelik bizim Zilli Prenses hemen ertesi gün grupla başladı ve çok eğlendi. Ne anneyi ne de babayı sormadığı gibi öğle olunca eve gitmek istemedi. Buna ayrıca uyuz oldum ama o başka bir günün konusu. Bu da yetmezmiş gibi bizimki diğer çocuklarla oturup yemekhanede yemek yedi. Bize söylendiğine göre hemen sevinmemek lazımmış, birkaç hafta sonra da sorun çıkabilirmiş. Şimdilik Zilli Prenses'in mutlu olduğuna sevinmek dışında bir şey elimizden gelmiyor.
Yuva maceramız şimdilik duraklama dönemine girmiş görünüyor. Zilli Prenses'in birkaç yeni vukuatından söz edip yazımı noktalayacağım. Yalakalık konusunda ihtisas yapmak isteyeni kendisine yönlendirebiliriz artık.
-Seni çok özledim anneciğim.
-Ben de seni kızım.
-Seni çok "seviyoum" anneciğim.
-Ben de seni kızım.
-Babamın telefonunu versene anne.
-Babanın da senin de...
Talimat verme konusunda da muhterem çok sevgili bir tanecik melek eşimin genlerini aldığı da yuva denemeleri sırasında tescillendi. Bekleme odasında otururken, bahçeden gelen seslerin bir kısmı şöyleydi.
-Hayır tek elinle değil iki elinle salla!
-Hayır bu tarafa gidilmez. Burada kal sen de.
-Hayır o böyle yapılmaz, ben göstereyim.
Gören duyan da evde sürekli bir şeylerine karışılıyor, her şey katı kurallar çerçevesinde yapılıyor sanacak. Yok efendim, bizim evde imkânsız işte o.
Ön elemeyi geçen yuvalardan birincisiyle görüşmek için cebren ve hile ile sokağa çıkarıldım. Yuva veya okul her neyse işte onun yöneticisine hedefimizi ve kafamızdaki ideal yuvayı anlattık. Tabii ki ne istiyorsak onlar da sunuyordu. Peki dedik, bir deneyelim. "Aman efendim oryantasyon, vay efendim seviye belirleme" falan gibi zırvalarla beynimizi doldurmaya çalışmalarına prim vermeyerek deneme süresine başladık. Israrla sosyalleşmek isteyen çocuğa dört gün boyunca günde birer saatten karalama yaptırmalarının ardından bana fenalıklar geldi. Önce bu dört günü birlikte geçirdiği öğretmen sıfatlı hanım kızımıza durumu sordum. Muhterem eşimin daha ikinci günden aldığı "Gruba hazır" cevabı yinelendi. O zaman da sorgulamanın yönünü okul psikoloğu dedikleri ilginç hanımefendiye çevirdim. Görüşmeniz özeti aşağıda.
-Neden hâlâ kısa süreli bile olsa gruba alınmadı?
*Ehem şey biz öğretmenine soracağız durumunu.
-Öğretmeni hazır dedi. Değil mi hanımefendi? (Başıyla onaylayıp kaçar)
*Yarın (Cuma) da böyle geçsin. Pazartesi çocuklarda Pazartesi sendromu oluyor, gruba alamayız. Salı da resim yapar, Çarşamba azar azar başlarız.
(Buraya köpürmüş baba efekti gelecek)
-Sizin işiniz değil mi o sendromdan çocukları çıkarmak?
*Ehem, şey, bik bik de bik bik aslında ama...
Malumunuz terk-i diyar eyledik ve kendileriyle ilişkimizi başlamadan bitirdik. Sinir basan babayı evde sakinleştirme ve tüm yuvaların böyle olmadığına ikna turlarından sonra ertesi sabah ikinci aday yuvaya gittik. Sahibi olan hanımefendi açıklamalarda bulunarak deneme için bizi ikna etti. Bu arada bu iki yuvanın da çok bilinen ve çok tavsiye edilen yerler olduğunu belirmeden geçmeyeyim.
Neyse, başladık oradaki denememize. İlk gün yine resim yapıp döndü bizimki. Ama bu sefer annesini sordu. İkinci gün de ben götürdüm ve dört kez yanıma geldi. Geldiğimde ve çıkarken yuvanın ana kapısının da açık olduğunu ve güvenlik olmadığını görünce zaten %90 kararımı vermiştim. Ama öğretmeni bu kararın kalan %10'luk kısmını hemen doldurdu. Kendilerinin söylediği programa göre iki saat kalacak diye götürdüğüm günde bir saat sonra yanıma gelen öğretmenin sözleri de aşağıda.
"Merhaba, süreniz doldu. Kızınız salıncakta, ben indiremedim." (İndiremediği kızın fotoğrafı yanda)
Kızımı tanımadığım bir velinin yanında bulunca iyice köpürdüm. Kaptığım gibi çıktım ve kızımın burayı beğenmediğini ve bir daha gelmeyeceğini söyledim. Zaten markette bile başını alıp giden kız dört defa koşa koşa annesinin-babasının yanına geliyorsa oradan koşarak uzaklaşma vakti gelmiştir.
Tabii ertesi gün son aday yuvaya gittik. Önceki iki faciadan ağzı yanmış ve yeni tecrübelerle kuşanmış olarak yuva sahibinin karşısına çıktık. Daha önce bize anlatılmayan birçok konuda bilgi verdi. "Aman da bize gelin, ölümü görün gelmezseniz, size cenneti vadediyorum" tavrını görmediğimiz için kanımız ısındı. Kendinden emin ve mesafeli tavırlarıyla biraz olsun içimizi rahatlattı. Üstelik bizim Zilli Prenses hemen ertesi gün grupla başladı ve çok eğlendi. Ne anneyi ne de babayı sormadığı gibi öğle olunca eve gitmek istemedi. Buna ayrıca uyuz oldum ama o başka bir günün konusu. Bu da yetmezmiş gibi bizimki diğer çocuklarla oturup yemekhanede yemek yedi. Bize söylendiğine göre hemen sevinmemek lazımmış, birkaç hafta sonra da sorun çıkabilirmiş. Şimdilik Zilli Prenses'in mutlu olduğuna sevinmek dışında bir şey elimizden gelmiyor.
Yuva maceramız şimdilik duraklama dönemine girmiş görünüyor. Zilli Prenses'in birkaç yeni vukuatından söz edip yazımı noktalayacağım. Yalakalık konusunda ihtisas yapmak isteyeni kendisine yönlendirebiliriz artık.
-Seni çok özledim anneciğim.
-Ben de seni kızım.
-Seni çok "seviyoum" anneciğim.
-Ben de seni kızım.
-Babamın telefonunu versene anne.
-Babanın da senin de...
Talimat verme konusunda da muhterem çok sevgili bir tanecik melek eşimin genlerini aldığı da yuva denemeleri sırasında tescillendi. Bekleme odasında otururken, bahçeden gelen seslerin bir kısmı şöyleydi.
-Hayır tek elinle değil iki elinle salla!
-Hayır bu tarafa gidilmez. Burada kal sen de.
-Hayır o böyle yapılmaz, ben göstereyim.
Gören duyan da evde sürekli bir şeylerine karışılıyor, her şey katı kurallar çerçevesinde yapılıyor sanacak. Yok efendim, bizim evde imkânsız işte o.
Cumartesi, Eylül 17, 2011
Baba Olmanın Dayanılmaz Paniği
Son kararım Zilli Prenses'in fazla hızlı büyüdüğüdür. Elini ayağını kontrol edemeyen patates suratlı canlıdan şu anki hâline evrilmesini hâlâ tam olarak kabullenemedim ama utanmadan bir de yuvaya başlayacak şimdi. Muhterem eşimin yaptığı ön görüşmeler sonucunda Berserker Mode'a bağlamadan konuşup anlaşabileceğim iki adet yuva tespit edildi. Bir hafta boyunca her gün sırasıyla sebepsiz bir şekilde karnım, başım, bileğim ve bacağım ağrıdığı için gidemediğimiz bu yerlere Cuma günü sürüklenerek götürüldüm. Yuva dediniz mi zaten illa ki başka çocuklar ve bir sürü oynayacak şey oluyor etrafta. İçeri girdikten sonra babayı kim takar? Oynadığı yere bakan pencereden kafayı uzatıp hatırını sorduğum zaman da hanımefendi beni şöyle bir süzüp cevap vermeden oyununa döndü her seferinde. Uyuz.Fazla uzatmayayım, sonunda gideceği yuvaya karar verildi. Anne mutlu, çocuk mutlu, baba dağ başında yaşama planları yapıyor. Bu kadar karmaşık duygular içinde eve vardık. Fırsatını bulduğumuzda hanımefendiye okulda nasıl davranması gerektiğini ve orada nelerle karşılaşabileceğini anlatıyoruz. Klasik ebeveyn davranışları işte. Abartmamak da lazım. Parkta çocuğuna "Vur gözüne sen de!", "Vermesene sıranı evlaaadııım!", "Sen niye ona vurmuyorsun, hı?" diyen süpersonik ebeveynlere de benzememek lazım. Aradaki çizgi pek ince olmasa da bazı dürtülerin fırsat kolladığını inkâr etmeyeceğim. Okulun verdiği ankette bulunan "Hangi etkinliklerde yer alabilirsiniz?" sorunundaki tüm şıkları işaretlemek üzereyken sevgili eşimin "Kurabiye mi pişireceksin çocuklarla manyak?" uyarısıyla kendime geldim. Her şeye de bir cevabı var hanımefendinin. Uyuz.
Bu meseleyi de hallettikten sonra normal hayatıma dönmeye çabalamaya başladım. Bizim Fofo'nun da hazır çişi gelmiş belli, onu kapıp sokağa çıkayım dedim. Maalesef oğlumun en büyük korkusu da o anda gerçekleşti. Tasma sesini duyan Zilli Prenses koşarak içeriden geldi ve "Baba ben de Frodo'yu gezdirüüm" dedi. Ne kadar dil döktüysem vazgeçiremedim ve Emel Sokak'ta Kâbus: Fofo'nun Kâbusları adlı filmde yeni bir bölüm başladı. Tek isteği işemek ve belki de bir büyüğünü yapmak olan köpek hayvanı, üzerine binmek isteyen çocuktan kaçmak için taksitli işeme seçeneğini kullanmak zorunda kaldı. Bu arada tasmanın yaklaşık 15 santiminin kendisine kalması da sıkıntı verici bir gezinti olmasına sebep oldu. İşemenin üçüncü taksitinden sonra sitenin kapısına yöneldi ve köpek üstü bir çabayla eve doğru gitmeye çalıştı. Onun da işi zor. Bazen hayvan boş boş ufka dalıyor ve o arada sol gözünün seğirdiğini görüyorum. Evin tek hâkimiyken sonradan gelen garip yaratığın saltanatı ele geçirmesini çaresizlikle izledi. Ayda bir mesaneyi eve boşaltarak tepkisini dile getirmeye de devam ediyor. Uyuz.
Akşam geç saate kadar çalıştığım için muhterem eşim bana kıyamadı ve bu sabah biraz fazla uyumama izin verdi. Hanımlar kalkıp kahvaltılarını ettiler. Yarım saat sonra da ben kalktım ve koridora çıktığımda salon tarafından gelen kıvırcık deli koşarak boynuma sarıldı ve hayatımı altüst etti. Başını omzuma koydu ve bana "Seni çok seviyorum baba" dedi. Tutuldum. Japon çizgi filmlerindeki gibi ağlamamak için kendimi kastım ve sadece ağlamaklı bir sesle "Ben de seni seviyorum" diyebildim. Dolu dolu gözlerle baktığım Genelkurmay Başkanımız "Aaaa sana ilk defa mı söyledi? O yüzden mi böyle oldun?" deyince de homurdanarak giyinmeye gittim. Arkamdan daha neler çeviriyorlar da haberim yok acaba. Uyuzlar.
Etiketler:
2 yaş,
aile,
anne,
anne.,
baba,
çocuk,
jack russell,
kız,
kız çocuk,
köpek,
yaramaz,
zilli
Çarşamba, Eylül 07, 2011
Yorulursa Uyur
Çocuklar için en çok kullanılan laflardan biri. "Oh oh koşsun, coşsun. Akşam da güzel güzel erkenden uyur." Biz de aynı umutları besleyen saf bir çifttik. Bugüne kadar. Bugün tüm hayallerimiz, umutlarımız yıkıldı. Bugün geleceğe dair umudumuz kalmadı. Bugün tükendik. Yorgunuz.
Zilli Prenses 09.00'da kalktı ve yatağımıza geldi. Ne güzel, insanın sabah evladının sesiyle (ve tokadıyla) uyanması kadar güzel bir şey olamaz. Kahvaltı faslına girişildi. O arada Sayın Genelkurmay Başkanı "Hani adaya gidecektik?" diye sorunca ben de cengaver koca olarak hemen "Toplanın gidiyoruz" cevabını verdim. Toplandık. Ama çıkamadık. Çünkü arabanın anahtarı ortalarda yoktu. Motora 20 dakika vardı ve arabanın anahtarı kayıptı. Hummalı bir arama-kurtarma çalışması başladı. O çekmece benim, bu buzdolabı da benim, hepsi kesinlikle benim aranmaya başlandı. Çok iyi saydım, tam iki defa Zilli Prenses'e arabanın anahtarını görüp görmediğini sordum. İkisinde de "Hayır, ben görmedim" cevabını aldım. Motoru kaçırdığımız kesinleşti. Küçük odadaki oyuncak sepetine bakmış mıydık istişaresinin ardından sözü geçen sepete gidildi ve oradaki şekil öğretici atlı karıncamsı oyuncağın içinde Keçi'nin anahtarı duruyordu.
-Kızım hani yerin bilmiyordun?
-Aaaa bulmuşsun baba, bravoooooo!
Evin Büyük Hanım'ı yine bir şey demeden uzaklaştı ve ayakkabılarını giydi. Yola çıkıldı ve motora bindik. Motorun denizde yarattığı köpüklerin kendisi için olduğunu iddia eden kızımla olaysız bir yolculuk geçirdikten sonra Büyükada'ya vardık. Oraya buraya kaçan kıvırcık tehlikenin peşinde koşmaktan arta kalan zamanda çocukluğumuzun ve gençliğimizin geçtiği yerlerin ne kadar değiştiğini konuşup durduk. Bezi bırakalı birkaç hafta olduğu için çiş konusuna ekstra dikkat ediliyor. "Çişin var mı?" sorusuna alınan yarım yamalak bir cevap hemen ebeveyni alarma geçiriyor. Bir pastaneye girdik ve kahveyle limonata söyledik. Arada hanımlar tuvalete gitti. Tabii ki daha önce onlarca kez başımıza gelen sahne tekrarlandı. Çocuğu klozete uygun ve maksimum hijyen sağlayacak pozisyonda oturtmaya çalışmış ve şaşı olmuş anneyle çişini yapmamış çocuk geri döndüler.
Oradan kalktıktan sonra öğle yemeğimizi yemeye gittik. Nispeten olaysız geçti. Karabatak, martı ve leylek seyretme aşkına bir şeyler yiyebildik ve yedirebildik. Hemen ardından da faytona binip küçük tura çıktık. Atlar, kakaları, eşekler ve kulakları hakkında önemli meseleler konuşarak geçen fayton yolculuğumuz atlardan birinin tökezleyip düşmesiyle bir anda aksiyon kazandı. Kireç Suratlı Karım adlı romanı da yazmaya böyle karar verdim zaten.
Turu bitirdikten sonra tıkınma seansımıza devam ettik ve Zilli Prenses'in yere oturup adanın köpeklerine telefondaki kendisine ait fotoğrafları ve videoları izlettirmesini seyre koyulduk. Kendi aralarında bir haberleşme sistemi olsa gerek çünkü o tarafa doğru gelen iki köpek de son anda ters tarafa dönüp hızla uzaklaşmaya başladı.
Dönüşte motorda uyumasın diye her türlü maymunluk yapıldı. Eve geldiğimizde saat 18.00'e geliyordu ve iki saat daha oyalarsak erkenden yatacağına ve bizim de biraz dinlenebileceğimize kanaat getirdik. İşte bu bizim ölümcül hatamızdı. Sekizde yemeğini yiyen çocuk koltuğuna geçti ve Tembel Kasaba izlemeye başladı. Sevgili arkadaşlarımızın Twitter üzerinde yaptığı birlikte maç ve ıslak kek davetini bile geri çevirmek zorunda kaldık çünkü gözler artık açıktan çok kapalı konumda duruyordu. Ne kadar safmışız ki bunun kalıcı olacağını sandık. Maç başladı ve daha üçüncü dakikada bizimki ayaklandı ve küçük odadaki el arabasını getirip içindeki oyuncakları salonun ortasına döktü. İçeriden "Chucky mi lan buuuu?" diye bir çığlık geldi ama cevap verecek durumda değildim çünkü karşımdaki velet "Baba sen maç seyretme, gel oynayalım" diyordu. Bunun ailemiz için tanıdık bir sahne olduğunu yakınlarımız iyi bilir. Ne kadar dil döktüysek de yatmaya ikna edemedik. Sonunda tüm babalık otoritemi kullanarak "Haydi bakalım, yatıyorsun. Hemen yatağa" dedim. Annesiyle yatmak isteyen Chucky'nin Gelini bizim odaya konuşlandı. Israrlara dayanamayarak ben de yanlarına uzandım. Karanlıkta hafif hafif mayışmaya başlarken soluma döndüm. Dudaklarıyla oynayan ve gözlerini bana dikmiş çocuğu gördüm. Kendime sabır diledim, hanımefendi annesine döndü. Bir süre daha bekledim. Anne hazretleri de mayışmaya başlamıştı ve hemen çocuğa eğilip uyudu mu diye bakmak istedim ve anında geri kaçtım çünkü burnuma doğru gelen ağzı ve ısırmaya hazır dişleri fark ettim. Kaçtığım anda da arkasından bir kahkaha işittim. Uyumamış. Hâlâ uyumamış.
Çaresiz kalkın çıkıyoruz dedim. Yakındaki McDonald's'a gidip birer hamburger alalım, herhâlde yolda uyur ortak kanısına vardık. Kızım hazretleri annesine bakıp "Sen de gelecek misin anne? Biz babamla gidiyoruz" dedi. Annenin bakışları o anda çok şey anlatıyordu ama çaresizlik en belirginiydi. Kalktık, çıktık, birer hamburger yedik, tuvalet faslını tekrar yaşadık, çocuk merdivenlerden ve cam kenarlarından zıplayıp tek elle sandalyelere tırmandı, korktuk, ürktük, tükendik. Daha bir aylıkken o zamanki doktorunun söylediği ve türkçe meali "Sıçtınız" olan açıklamayı hatırladık. Bu gerçekten böyle gidecekti. 2,5 yaşına gelmişti ve ilk günkü kadar uyku düşmanıydı.
Başımız öne eğik dışarı çıktık. Arabaya bindik ve sağ şerit boyunca semt turu atmaya başladık. Sonunda uyudu. Ve döndük. Korkarak arabadan çıkardık. Korkarak yatağına yatırdık. Korkarak derin birer nefes aldık. Ve yorulduğumuzu fark ettik. Kahve zamanı.
Zilli Prenses 09.00'da kalktı ve yatağımıza geldi. Ne güzel, insanın sabah evladının sesiyle (ve tokadıyla) uyanması kadar güzel bir şey olamaz. Kahvaltı faslına girişildi. O arada Sayın Genelkurmay Başkanı "Hani adaya gidecektik?" diye sorunca ben de cengaver koca olarak hemen "Toplanın gidiyoruz" cevabını verdim. Toplandık. Ama çıkamadık. Çünkü arabanın anahtarı ortalarda yoktu. Motora 20 dakika vardı ve arabanın anahtarı kayıptı. Hummalı bir arama-kurtarma çalışması başladı. O çekmece benim, bu buzdolabı da benim, hepsi kesinlikle benim aranmaya başlandı. Çok iyi saydım, tam iki defa Zilli Prenses'e arabanın anahtarını görüp görmediğini sordum. İkisinde de "Hayır, ben görmedim" cevabını aldım. Motoru kaçırdığımız kesinleşti. Küçük odadaki oyuncak sepetine bakmış mıydık istişaresinin ardından sözü geçen sepete gidildi ve oradaki şekil öğretici atlı karıncamsı oyuncağın içinde Keçi'nin anahtarı duruyordu.
-Kızım hani yerin bilmiyordun?
-Aaaa bulmuşsun baba, bravoooooo!
Evin Büyük Hanım'ı yine bir şey demeden uzaklaştı ve ayakkabılarını giydi. Yola çıkıldı ve motora bindik. Motorun denizde yarattığı köpüklerin kendisi için olduğunu iddia eden kızımla olaysız bir yolculuk geçirdikten sonra Büyükada'ya vardık. Oraya buraya kaçan kıvırcık tehlikenin peşinde koşmaktan arta kalan zamanda çocukluğumuzun ve gençliğimizin geçtiği yerlerin ne kadar değiştiğini konuşup durduk. Bezi bırakalı birkaç hafta olduğu için çiş konusuna ekstra dikkat ediliyor. "Çişin var mı?" sorusuna alınan yarım yamalak bir cevap hemen ebeveyni alarma geçiriyor. Bir pastaneye girdik ve kahveyle limonata söyledik. Arada hanımlar tuvalete gitti. Tabii ki daha önce onlarca kez başımıza gelen sahne tekrarlandı. Çocuğu klozete uygun ve maksimum hijyen sağlayacak pozisyonda oturtmaya çalışmış ve şaşı olmuş anneyle çişini yapmamış çocuk geri döndüler.Oradan kalktıktan sonra öğle yemeğimizi yemeye gittik. Nispeten olaysız geçti. Karabatak, martı ve leylek seyretme aşkına bir şeyler yiyebildik ve yedirebildik. Hemen ardından da faytona binip küçük tura çıktık. Atlar, kakaları, eşekler ve kulakları hakkında önemli meseleler konuşarak geçen fayton yolculuğumuz atlardan birinin tökezleyip düşmesiyle bir anda aksiyon kazandı. Kireç Suratlı Karım adlı romanı da yazmaya böyle karar verdim zaten.
Turu bitirdikten sonra tıkınma seansımıza devam ettik ve Zilli Prenses'in yere oturup adanın köpeklerine telefondaki kendisine ait fotoğrafları ve videoları izlettirmesini seyre koyulduk. Kendi aralarında bir haberleşme sistemi olsa gerek çünkü o tarafa doğru gelen iki köpek de son anda ters tarafa dönüp hızla uzaklaşmaya başladı.
Dönüşte motorda uyumasın diye her türlü maymunluk yapıldı. Eve geldiğimizde saat 18.00'e geliyordu ve iki saat daha oyalarsak erkenden yatacağına ve bizim de biraz dinlenebileceğimize kanaat getirdik. İşte bu bizim ölümcül hatamızdı. Sekizde yemeğini yiyen çocuk koltuğuna geçti ve Tembel Kasaba izlemeye başladı. Sevgili arkadaşlarımızın Twitter üzerinde yaptığı birlikte maç ve ıslak kek davetini bile geri çevirmek zorunda kaldık çünkü gözler artık açıktan çok kapalı konumda duruyordu. Ne kadar safmışız ki bunun kalıcı olacağını sandık. Maç başladı ve daha üçüncü dakikada bizimki ayaklandı ve küçük odadaki el arabasını getirip içindeki oyuncakları salonun ortasına döktü. İçeriden "Chucky mi lan buuuu?" diye bir çığlık geldi ama cevap verecek durumda değildim çünkü karşımdaki velet "Baba sen maç seyretme, gel oynayalım" diyordu. Bunun ailemiz için tanıdık bir sahne olduğunu yakınlarımız iyi bilir. Ne kadar dil döktüysek de yatmaya ikna edemedik. Sonunda tüm babalık otoritemi kullanarak "Haydi bakalım, yatıyorsun. Hemen yatağa" dedim. Annesiyle yatmak isteyen Chucky'nin Gelini bizim odaya konuşlandı. Israrlara dayanamayarak ben de yanlarına uzandım. Karanlıkta hafif hafif mayışmaya başlarken soluma döndüm. Dudaklarıyla oynayan ve gözlerini bana dikmiş çocuğu gördüm. Kendime sabır diledim, hanımefendi annesine döndü. Bir süre daha bekledim. Anne hazretleri de mayışmaya başlamıştı ve hemen çocuğa eğilip uyudu mu diye bakmak istedim ve anında geri kaçtım çünkü burnuma doğru gelen ağzı ve ısırmaya hazır dişleri fark ettim. Kaçtığım anda da arkasından bir kahkaha işittim. Uyumamış. Hâlâ uyumamış.
Çaresiz kalkın çıkıyoruz dedim. Yakındaki McDonald's'a gidip birer hamburger alalım, herhâlde yolda uyur ortak kanısına vardık. Kızım hazretleri annesine bakıp "Sen de gelecek misin anne? Biz babamla gidiyoruz" dedi. Annenin bakışları o anda çok şey anlatıyordu ama çaresizlik en belirginiydi. Kalktık, çıktık, birer hamburger yedik, tuvalet faslını tekrar yaşadık, çocuk merdivenlerden ve cam kenarlarından zıplayıp tek elle sandalyelere tırmandı, korktuk, ürktük, tükendik. Daha bir aylıkken o zamanki doktorunun söylediği ve türkçe meali "Sıçtınız" olan açıklamayı hatırladık. Bu gerçekten böyle gidecekti. 2,5 yaşına gelmişti ve ilk günkü kadar uyku düşmanıydı.
Başımız öne eğik dışarı çıktık. Arabaya bindik ve sağ şerit boyunca semt turu atmaya başladık. Sonunda uyudu. Ve döndük. Korkarak arabadan çıkardık. Korkarak yatağına yatırdık. Korkarak derin birer nefes aldık. Ve yorulduğumuzu fark ettik. Kahve zamanı.
Salı, Ağustos 23, 2011
Sürekli Büyüyor Efendim, Engel Olamıyoruz
Böyle bunlar. Agucuk bugucuk bik bik yaparken bir de bakmışsınız kontrolü ele geçirmişler ve evde kendileri dışında kalan herkesi kadrolu sirk maymunu olarak kullanmaya başlamışlar. "Onu getir, yok oraya değil, buraya." "Bunu isterim. Yok, onu değil, şunu." "İzciler aç. Hayır!!!! Bırak Korsanlar kalsın, bitince açarsın." Buraya ufak bir ekleme yapmak istiyorum. Programın bitmesi sondaki yazıların geçmeye başlaması değildir. Yapımcı firmanın logusu çıkıp da ses kesilene kadar kumandaya dokunan yanmıştır.
Az önce çocuk kulübüne gitmek için evden ayrılan kızıma, bakalım ne kadar babacı olmuş testi yapayım dedim. "Beni tek başıma bırakıp oynamaya mı gidiyorsun? Ben ne yapacağım şimdi burada?" diye sordum. Kısa ve net bir cevap verdi.
-Otur ve çalış. Bir yere gitme.
Kıs kıs gülerek tüyen anne de gözümden kaçmadı. Neyse, alıştık artık deyip geçiyoruz. Biz alıştık ama Fofo için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Zilli Prenses'in evdeki boyu boyuna huyu huyuna tek eğlence olarak gördüğü zavallı Frodo zorla oyun oynama eziyeti çekiyor. Ellerini yıkadıktan sonra tuvaletten çıkan ev delisinin canı kovalamaca oynamak isteyince Fofo'nun karnına tekmeyi yapıştırdı ve "Koş Fofo koş, yakala beni!" diye bağırmaya başladı. Midesi ağzından fırlayan Fofo da ters yöne doğru kaçıp evin içinde güvenli bir yer aramaya başladı.
Zavallının eziyeti bununla da bitmiyor. Zilli Prenses'in en sevdiği oyunlardan birinin yatakta veya koltukta zıplarken kendini benim üzerime bırakmak olduğunu galiba söylemiştim. Biz çok eğleniyoruz bunu yaparken ama domestik deli, baba çalışırken aynı oyunu Frodo'yla oynamaya karar verince ortalık karıştı. Önce yanında zıplayıp ufak-tefek ayak dürtmeleriyle başlayan oyun sonra üzerinde zıplamaya çalışma aşamasına geçti. Bu arada atlaması yarım kalıp da Fofo'ya takılıp düşen hatunun kısmen altında kalan kum torbasından bozma köpeğin gözleri büyüdü yürek kadar. İfadesini yanlış okumadıysam o bir saniye içinde son duasını etti. Neyse ki sadece odun bacakların altında kaldı da ucuz kurtardı. Sonrasındaki muhabbet zaten hep aynı.
-Yapma kızım, etme kızım, o küçük kızım.
-Fofo odama gel.
-Ne odası kızım? Rahat bırak çocuğu! (Frodo için kızın odasının Buffalo Bill'in evindeki kuyudan farkı yok.)
Zaman kavramının ne zaman oturacağını bilmiyorum ama kendince belirlediği zamana bağlı hedefleri de var.
-Kızım ne zaman toplayacaksın salonu?
-2 yaşında.
-Kızım ne zaman öğreneceksin oyuncaklarına iyi bakmayı?
-2 yaşında.
-Kızım lütfen artık yemeğini sofrada yer misin?
-Ben 4 yaşında paten yapcüüm.
-...
Not: Bu olaylarda anne-baba dışında hiçbir canlıya zarar gelmemiştir. Köpek iyi, hatta bizden bile iyi.
Az önce çocuk kulübüne gitmek için evden ayrılan kızıma, bakalım ne kadar babacı olmuş testi yapayım dedim. "Beni tek başıma bırakıp oynamaya mı gidiyorsun? Ben ne yapacağım şimdi burada?" diye sordum. Kısa ve net bir cevap verdi.
-Otur ve çalış. Bir yere gitme.
Kıs kıs gülerek tüyen anne de gözümden kaçmadı. Neyse, alıştık artık deyip geçiyoruz. Biz alıştık ama Fofo için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Zilli Prenses'in evdeki boyu boyuna huyu huyuna tek eğlence olarak gördüğü zavallı Frodo zorla oyun oynama eziyeti çekiyor. Ellerini yıkadıktan sonra tuvaletten çıkan ev delisinin canı kovalamaca oynamak isteyince Fofo'nun karnına tekmeyi yapıştırdı ve "Koş Fofo koş, yakala beni!" diye bağırmaya başladı. Midesi ağzından fırlayan Fofo da ters yöne doğru kaçıp evin içinde güvenli bir yer aramaya başladı.
Zavallının eziyeti bununla da bitmiyor. Zilli Prenses'in en sevdiği oyunlardan birinin yatakta veya koltukta zıplarken kendini benim üzerime bırakmak olduğunu galiba söylemiştim. Biz çok eğleniyoruz bunu yaparken ama domestik deli, baba çalışırken aynı oyunu Frodo'yla oynamaya karar verince ortalık karıştı. Önce yanında zıplayıp ufak-tefek ayak dürtmeleriyle başlayan oyun sonra üzerinde zıplamaya çalışma aşamasına geçti. Bu arada atlaması yarım kalıp da Fofo'ya takılıp düşen hatunun kısmen altında kalan kum torbasından bozma köpeğin gözleri büyüdü yürek kadar. İfadesini yanlış okumadıysam o bir saniye içinde son duasını etti. Neyse ki sadece odun bacakların altında kaldı da ucuz kurtardı. Sonrasındaki muhabbet zaten hep aynı.
-Yapma kızım, etme kızım, o küçük kızım.
-Fofo odama gel.
-Ne odası kızım? Rahat bırak çocuğu! (Frodo için kızın odasının Buffalo Bill'in evindeki kuyudan farkı yok.)
Zaman kavramının ne zaman oturacağını bilmiyorum ama kendince belirlediği zamana bağlı hedefleri de var.
-Kızım ne zaman toplayacaksın salonu?
-2 yaşında.
-Kızım ne zaman öğreneceksin oyuncaklarına iyi bakmayı?
-2 yaşında.
-Kızım lütfen artık yemeğini sofrada yer misin?
-Ben 4 yaşında paten yapcüüm.
-...
Not: Bu olaylarda anne-baba dışında hiçbir canlıya zarar gelmemiştir. Köpek iyi, hatta bizden bile iyi.
Salı, Ağustos 16, 2011
Çalaklavye
Bizim Zilli Prenses hızla 2 yaş sendromunun zirvelerine doğru ilerlerken, sevgili uzmanlarımızın sürekli tekrar ettiği ve sabırlı olmamız konusunda bizi uyardığı karakter oluşturma aşaması da iyice kendini belli etmeye başladı. Burada benim ilgimi çeken (biraz da ürküten) nokta bu karakter dedikleri şeyin ne kadar genetik faktörlere bağlı olduğu. Şu anki görünüş itibariyle evin Genelkurmay Başkanı bu ablayı doğurmamış, doğrudan mitoz bölünmüş. 18 saat doğumu bekledikten sonra apar topar "Sezaryen yapacağız keh keh" diye ameliyathaneye alınmasının ve benim içeriye alınmamamın şüphe uyandırması lazımdı ama toyluk işte, o anda düşünemedim.
Çok WoW oynadığımız zamanlarda uykusunda "Mana bitti Sinto!" diye bağıran veya sabaha karşı kendi uyanmadan beni uyandırıp "Kalk, raid varmış. Şimdi Hollanda'dan aradılar" diyen sevgili eşimin doğurduğu canım kızım da uykusunda Hayal İzcileri'ni, Frodo'yu ve günün olaylarını bize anlatmaktan geri kalmıyor. Bazen salonda Fofo'nun yanına kıvrılsam da onlar odadan odaya konuşsa, ben hiç bulaşmasam ve güzel bir uyku çeksem diye içimden geçmiyor değil.
Bana çektiği tek konu damak zevki. Hemen hemen aynı şeyleri seviyoruz ve aynı kıvamda yiyoruz. Tatlıya da düşkün değil, çok güzel. Ancak bir zaafı var kızımın. O da Mozartkugeln. Yapbozunu bitirdiğinde, tuvalete gittiğinde, yemeğini bitirdiğinde kısacası kendisi için başarı sayılan her şeyde bu çikolatayla ödüllendirilmek istiyor. Günde bir taneden fazla vermek istemediğimiz için de bunu çok özenli seçmek zorundayız. Öyle böyle değil, stresimiz çok büyük yani. Ancak bu olayda ufak bir sorun var. O da kızımın bu sevdiği çikolatayı isterken kullandığı tabir. Top Mozart!
Sevgili kızım bu aralar kendine yeni bir hobi buldu. Pinpon. Her sabah "Günaydın kızım" dedikten sonra aldığımız cevap "Pinpon oynamaya gidelim" oluyor. Ama henüz oyunla malzemeleri arasındaki farkı öğrenemedi. "Baba sen pinponunu al", "Pinponlar nerede?", "Biz pinpona geldik" gibi kalıplarla raket, top ve masayı aynı kefeye koyup olayı tek ve kolay bir kelimeyle halletmiş olduk. Kızımı tanıyanlar bu kısımları kendine has tonlamasıyla (ki biz kısaca kendisine IVR Teyze diyoruz) okurlarsa daha ilgi çekici olacaktır. "Hangi dondurmadan yiyorsun?" diye sorulan çocuk "Bir. Top. Karamelli. Donduuma. Yiyüüm." şeklinde cevap vererek yılların santral seslendirmecisi ablalarına taş çıkarıyor.
Bu aralar evdeki her türlü cihaz ilgi alanımıza girmeye başladı. Kendi kendine program değiştiren hatta çalışmaya başlayan bulaşık makineleri, durup dururken içindekileri yıkamaktan vazgeçen veya "Yok, bu kadar kısa programda çıkmaz bu kirler" diye karar veren çamaşır makineleri, 45 haneli numaraları aramış telefonlar, dinlenmeye karar verip kablosunu çeken harici diskler veya evdeki herhangi bir odadan yola çıkarak kendini herhangi bir bilgisayarın USB portuna bağlı bulan ayaklı MP3 çalarlar ev hayatımıza bir Disney şatosu havası katıyor. En çok da benim telefon eziyet çekiyor. Dokunmatik ekran kullanmayı öğrendiği andan itibaren telefon sürekli uçak modunda geziyor. Kendi fotoğraflarıyla videolarını izlemeye bayılan Zilli Prenses geri kalan zamanda da boyama yaparak ve her türlü ayarı kurcalayarak her akşam yatmadan telefon ayarlarını eski hâline getirme antrenmanı yaptırıyor bana.
Büyüdükçe gelişen özgüven arada yüzsüzlük olarak da kendini gösteriyor. "Ay canım, özledim seni be" diyen eşe, dosta, hısım ve akrabaya "Gelmedin ki görmeye" diye postayı koymak da en son bombamız.
Çok WoW oynadığımız zamanlarda uykusunda "Mana bitti Sinto!" diye bağıran veya sabaha karşı kendi uyanmadan beni uyandırıp "Kalk, raid varmış. Şimdi Hollanda'dan aradılar" diyen sevgili eşimin doğurduğu canım kızım da uykusunda Hayal İzcileri'ni, Frodo'yu ve günün olaylarını bize anlatmaktan geri kalmıyor. Bazen salonda Fofo'nun yanına kıvrılsam da onlar odadan odaya konuşsa, ben hiç bulaşmasam ve güzel bir uyku çeksem diye içimden geçmiyor değil.
Bana çektiği tek konu damak zevki. Hemen hemen aynı şeyleri seviyoruz ve aynı kıvamda yiyoruz. Tatlıya da düşkün değil, çok güzel. Ancak bir zaafı var kızımın. O da Mozartkugeln. Yapbozunu bitirdiğinde, tuvalete gittiğinde, yemeğini bitirdiğinde kısacası kendisi için başarı sayılan her şeyde bu çikolatayla ödüllendirilmek istiyor. Günde bir taneden fazla vermek istemediğimiz için de bunu çok özenli seçmek zorundayız. Öyle böyle değil, stresimiz çok büyük yani. Ancak bu olayda ufak bir sorun var. O da kızımın bu sevdiği çikolatayı isterken kullandığı tabir. Top Mozart!
Sevgili kızım bu aralar kendine yeni bir hobi buldu. Pinpon. Her sabah "Günaydın kızım" dedikten sonra aldığımız cevap "Pinpon oynamaya gidelim" oluyor. Ama henüz oyunla malzemeleri arasındaki farkı öğrenemedi. "Baba sen pinponunu al", "Pinponlar nerede?", "Biz pinpona geldik" gibi kalıplarla raket, top ve masayı aynı kefeye koyup olayı tek ve kolay bir kelimeyle halletmiş olduk. Kızımı tanıyanlar bu kısımları kendine has tonlamasıyla (ki biz kısaca kendisine IVR Teyze diyoruz) okurlarsa daha ilgi çekici olacaktır. "Hangi dondurmadan yiyorsun?" diye sorulan çocuk "Bir. Top. Karamelli. Donduuma. Yiyüüm." şeklinde cevap vererek yılların santral seslendirmecisi ablalarına taş çıkarıyor.
Bu aralar evdeki her türlü cihaz ilgi alanımıza girmeye başladı. Kendi kendine program değiştiren hatta çalışmaya başlayan bulaşık makineleri, durup dururken içindekileri yıkamaktan vazgeçen veya "Yok, bu kadar kısa programda çıkmaz bu kirler" diye karar veren çamaşır makineleri, 45 haneli numaraları aramış telefonlar, dinlenmeye karar verip kablosunu çeken harici diskler veya evdeki herhangi bir odadan yola çıkarak kendini herhangi bir bilgisayarın USB portuna bağlı bulan ayaklı MP3 çalarlar ev hayatımıza bir Disney şatosu havası katıyor. En çok da benim telefon eziyet çekiyor. Dokunmatik ekran kullanmayı öğrendiği andan itibaren telefon sürekli uçak modunda geziyor. Kendi fotoğraflarıyla videolarını izlemeye bayılan Zilli Prenses geri kalan zamanda da boyama yaparak ve her türlü ayarı kurcalayarak her akşam yatmadan telefon ayarlarını eski hâline getirme antrenmanı yaptırıyor bana.
Büyüdükçe gelişen özgüven arada yüzsüzlük olarak da kendini gösteriyor. "Ay canım, özledim seni be" diyen eşe, dosta, hısım ve akrabaya "Gelmedin ki görmeye" diye postayı koymak da en son bombamız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


