öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mayıs 26, 2012

Menfaat Dünyası

Benim sevgili kızım ebeveyninden daha başarılı bir şekilde hayata alışıyor ve uyum sağlıyor. Manipülasyon, maiyetinin damarlarına özel şerbet üretimi ve köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyebilme ihtimalini sevdirme  gibi mesleklerde başarılı olacağına dair sinyaller alıyoruz. Uzatmadan örneklerimize geçelim.

Sevgili Zilli Prenses'in akşam yemeğinden sonra patlamış mısır yemek için yine hararetle annesi ve babasıyla pazarlığa oturduğu ve ana yemeğin sebze olduğu bir akşamda, muhterem eşim önündeki sebzeyi bitirmesi karşılığında babanın patlamış mısır yapacağını kendisine iletti. Sevmediğinden değil ama sebze yani, fazla söze gerek yok. Çocuk yemeğine devam etti. Bu arada kızıyla birlikte sebze keyfini(!!!) paylaşan baba yine meşhur sululuğunu yapmaya başladı.

-Baba seni ne kadar seviyor kızım?
-(Eller açılarak) Çooook!

Bu oyunumuzda doğal olarak babadan sonra anne aynı rutine giriyor.

-Anne seni ne kadar seviyor kızım?
-Az çok.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)

Yağmurlu bir günde cadde gezisi yaparken ve kızımız için şemsiye ararken ufak birkaç ani koşma dışında her şey normal gidiyordu. Yağmur altında el ele gezen ve zıplayan anne-kız manzarası. Bir romantik-komedi fon müziği eksikti. Uzun aramalar sonucunda şemsiye de bulundu. Sweatshirt ve yağmurlukla gezen kızım şemsiyesini de eline alarak caddede havasını atmaya başladı. Bir şemsiye de anneye alındı ancak evden yaz delisi gibi çıkan kadın normal olarak üşümeye başladı. Atını kaybetmiş Bo Derek hâlinde kızın ağır adımlarıyla yürümekten sıkılan üşümüş kadın, kızına seslendi.

-Kızım hadi biraz hızlı yürü, ben üşüyorum.
-Ben üşümüyorum.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)


Baba için her şey güllük gülistanlık gibi bir imaj vermek istemem. Kızımın, zihninde beni nasıl bir kalıba oturttuğu konusundan hâlâ emin değilim ve bazen endişelerimin yersiz olmadığını görüyorum. Çünkü salona kahve götürürken yarısını da mutfağa döken babasına yerdeki öbekleri gösterip "Baba niye tükürdün?" diye soran bir çocuk ben görmedim, duymadım.


Son olarak da çocuğumun müzikal dehasıyla övünme faslı var. Okulda öğrendiği şarkıları evde bizlere Repeat+Shuffle şeklinde söyleyen evladım 19 Mayıs etkinlikleri çerçevesinde öğrendiği İstiklal Marşı'nı bizlere duyurmak için karşımıza geçti. "Hazrol!!" komutunu da kendine verdikten sonra milli marşımız evde yankılanmaya başladı.

Kooorkmaaa seeeen Muuustafaaaaaaa...


Mustafa her kimse, artık hiçbir şeyden korkmuyor çünkü kızım nöbette.

Salı, Mart 20, 2012

İmaj Her Şeydir


Böyle bir Dallas, Yalan Rüzgârı havasında günler yaşıyoruz. Damarlarımızın cinsine göre verilen şerbete bağışıklık kazanamadığımız gibi her seferinde ilk defa enjekte ediliyormuş gibi şen şakrak oluyoruz.

Saçını boyatan anneye ilk tepki olarak "Beğenmedim" diyen Zilli Prenses, olayın üzerinden henüz on dakika geçmişken ve anne hâlâ kulaklarından duman sızdırıyorken, ele geçirmesi gereken çikolata için mutfaktaki cefakâr kadına "Anne saçını çok beğendim" şeklinde lafa girebiliyor. Veya "Babacığım yeni tişört almışsın, ne güzel. Çok beğendim" deyip sarıldıktan sonra "Bu akşam salonda yatayım" diyebiliyor. Kesinlikle taviz vermiyoruz dememi bekleyenler varsa ebeveynlik eğitimi vermeye çalışan bloglara geçsinler. Buradan size faydalı bilgiler çıkmaz.


Her zaman etraftaki tecrübeli ebeveynler uyarıda bulunur. Çocuğun yanında konuşurken dikkatli olun çünkü olmadık yerde rezil olursunuz. Ama her zamanki gibi eksik bilgi verilmiş bize. Bu olay iki yönlü işliyormuş. Zilli Prenses okulda gördüklerini evde canlandırma ihtiyacı hissedince ortaya çıkan manzara uykularımızı kaçırmaya başladı. Diğer veletlerin okula yansıttığı durumlar bizim ailede tuhaf mizansenlerin oluşmasına yol açtı. Örneğin dondurma yerken hayvanlar hakkında yapılan bir sohbet esnasında inek, eşek, köpek, Fofo derken aniden brutal vokal moduna geçen kızım önce hayvan dedi, sonra da "Anne sen hayvansın" ile konuya noktayı koydu. Kaşığı yutan baba bir taraftan yaşam mücadelesi verip diğer taraftan kızına bunun ayıp bir şey olduğunu anlatmaya çalışırken hanım kızımız hızını alamadan dönüp "Baba annem hayvan!" diyip gülmeye başladı. Çocuğa kızmanın alemi yok, arkadaşlarını suçlamanın zamanı değil (evet itiraf edin ebeveynler, onun da zamanı gelecek), "Aman canım unutur" demenin sırası hiç değil. Şimdi bu olayı burada keselim. Başka bir örnek de geçen akşam benimle ta en başta sözünü ettiğim nerede yatsam pazarlığı esnasında vuku buldu. Salonda mı yatayım, odamda mı yatayım, annemlerin yatağına mı konuşlanayım pazarlığı yapan Zilli Prenses'e yatağımda yatmak istediğimi, o nedenle bizim odada yatma seçeneğinin zaten bu tartışmanın konusu olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Hanım kızımız yine o meşhur gazlardan birine geldi ve bana salonda yatmamı söyledi. Diyalog aynen şöyle gerçekleşti.

-Kızım niye salonda yatayım, manyak mıyım?
-Evet.

-Saçmalama.
-Baba salonda yatar.

-Kızım ne diyorsun? Salonda mı yatıyor senin baban?
-Evet.

Şimdi iki olayı birleştirip çocuğu okula gönderelim. "Akşam dondurma yedim", "Fofo eve işedi" ve "Burnumda sümük var" gibi olayları anlatan kızımızın okulda çizdiği baba imajı. Ben karısına hayvan diyen ve muhtemelen fırçayı yedikten sonra salonda yatan bir babayım. Alın size mutlu bir aile.

Salı, Şubat 28, 2012

Dışlanıyorum

İki yaş sendromu adındaki felaket yavaş yavaş, zihinlerimizde yıllar önce izlediğimiz iyi bir korku filminin akılda kalan sahneleri hâline gelmeye başlarken yaklaşan diğer tehlikeyi irdelemeyi ve hatta ona hazırlanmayı ihmal etmişiz. Karakteri şekillenmeye başlamış kız çocuğu! İtiraf ediyorum, sevgili Uyuznaz'ım beni neredeyse tamamen çözdü ve şimdi o çok sevdiği oyun hamurlarına yaptığının aynısının daha sertini bana uygulayarak, bu yaşımdan sonra beni yeni bir şekle sokuyor.

Planın ilk aşamasında anladığım kadarıyla babayı özel hayattan tamamen ve tez zamanda soyutlamak var. Okulda ne yaptığını anlatmayan, sorulduğunda konuyu değiştiren, kuzenleriyle, arkadaşlarıyla veya yakınlarıyla bile neler yaptığını babaya anlatmayan bir çocuk var karşımda ve henüz bana koyduğu bariyerleri aşmayı beceremedim. Diyaloglarımız genelde şu şekilde geçiyor;

-Kızım ne yaptın bugün jimnastikte?
-Baba Yiğit Kaan okulda mı?

-Neler oynadınız anneanneyle?
-Hadi koşalım baba, koş!

-Anneyle neler yaptınız?
-Baba Top Mozart var mı?

Zorlamak olmaz tabii. Niye olmaz bilmiyorum ama olmazmış. İsterse anlatacakmış. Kendi özeli olmalıymış. Olsun tamam. Ama niye o özel sadece bana onu anlamıyorum? Sitenin kapısından girerken güvenlik görevlisine okulda, sokakta yaptığı her şeyi, selamlaşmadan hemen sonra anlatıyorsa bunda bir terslik olduğunu düşünmem anormal değildir herhâlde.

Tuhaf da gelse Zilli Prenses'in tavırlarındaki değişimi izlemek hoş oluyor. Giyim mağazalarında kıyafetleri alıp üzerine tutması, babasının büyük bir hevesle gösterdiği tişörte bakıp "Hayır, beğenmedim" diyerek arkasını dönüp gitmesi, pili bitmek üzere olan tableti uzatıp "Baba şunu şarja koyar mısın?" demesi, öğrendiği şarkıların sözlerini ve melodilerini düzgün ve eksiksiz ellişer kez söylemesi ve hepsinin koreografilerini öğretmesi gibi.


Ebeveynlik aslında tamamen bir öğrenme süreci. Mesela bizim bu ay öğrendiklerimizi şöyle bir gözden geçireyim. Özgüveni oturmaya başlayan çocuk lokantada hesap ister, paket serviste beklerken kaşla göz arasında kaybolup elinde lolipopla çıkagelir ve "Baba bak, şeker kopardım nihaha" der, arabaya yerleştikten sonra ama kontağı bile çevirmeden önce "Hemen kemerini tak baba, arabada kemersiz olmaz" şeklinde sert bir dille uyarır, annesiyle dışarı çıkarken evde kalan babaya sulu boyası bittiği için evde kalmasını ve yenisini almak için çalışmasını buyurur. Ha bir de fotoğraf makinesine mercek adaptörü almak isteyen babaya "Ne gerek var ki? İhtiyacın yok" diye mağazanın ortasında kapağı takar.

Cuma, Aralık 02, 2011

Erken Uyarı

Her ebeveynin dikkat etmesi gereken ileriye dönük işaretler vardır ama birçoğunu "Ah canım, çocuk işte" diyerek görmezden geliriz. Biz de farklı olduğumuzu iddia etmedik ama gözümüze gözümüze sokulan ve hani şu çok moda olan "Karma" muhabbetini destekleyen alametlere kayıtsız ve endişesiz kalamayacak duruma geldik. Gençliğimizden ve hatırladığımız kadarıyla çocukluğumuzdan aklımızda kalan ve bir kısmını "Ne piçmişiz be" diye belki de gururla andığımız bazı tavırlar, hani şu gazetelerde manşetten verilen tokat gibi cevap şeklinde suratımıza çarpınca önümüzdeki yılların robot resmi ortaya çıkmaya başladı.

Yatağa yatırılmak suretiyle uyuması umut edilen sevgili kızım daha önceki tepkilerinin işe yaramadığını görünce yepyeni bir taktikle annesinin karşısına çıktı. Diyalogu aynen aktarıyorum.

-Anne ben gözlerimi kapatamıyorum.
-Niye yavrum?
-Bozuldular. O yüzden uyuyamam.


Tahmin edileceği üzere akşam yatmak istemeyen çocuk sabah da kalkmak istemez. Bin bir dil dökülen Zilli Prenses, çizilen her türlü toz pembe tabloya rağmen kalkmamakta direnince kesin bir tavırla kendisine kalkması ve okula gitmesi gerektiğini bildirdim. Tek gözünü açıp yataktan kafasını kaldırmadan "Baba, karnım ağrıyor" dedi  ve kıçını dönüp uyumaya devam etti. Babaya da çocuğu yataktan sökmek kaldı.

Zaman zaman amaçlı veya amaçsız ailece yürüyüşlerimiz olur. Böyle zamanlarda da puset kavramını hayatının flu anılarından biri hâline getirmiş olan kızım da koşmayı tercih eder. Karı-koca yanımızda çocuğumuzla yürürken iki laf etme şansına bu nedenle sahip olamıyoruz çünkü nöbetleşe çocuk peşinde galop, sprint antrenmanı yapıyoruz. Hanımefendinin koşacak keyfi olmadığında, kısaca canı kapris yapmak istediğinde de kucak talepleri ardı arkası kesilmeden ebeveyne ulaşıyor. Mümkün mertebe kucaktan uzak tutmaya çalışıyoruz. "Ne gerek var kızım?", "Saçmalama, eşek kadar oldun" telkinlerinden majestelerine sıkıntı geldiği zaman da "Ah baba, çok bacağım ağrıyor. Geçen gün vurmuştum, o yüzden" veya "Anne ayağım ağrıyor, yürüyemiyorum" şeklinde ebeveyn kafalama taktiklerine geçiyor.

Yıkanmak hâlâ ciddi bir sorun. Kafasına, yüzüne su gelmesinden nefret ediyor Matmazel. Her banyo sefamız küçük kıyamet havasında geçiyor. Sadece elini tutan ve çeşitli şekillerde destek olan ben, apartmana yapılan "Hayır baba, yeter baba, yapma baba!" canlı yayını yüzünden komşular tarafından muhtemelen cani, psikopat ve dayakçı olarak görülüyor olmalıyım. Son zamanlarda bu tepkiler yerini çeşitli bahanelere bıraktı. Mesela tam banyoya girmek üzereyken gelen çiş bir türlü bitmek bilmiyor.

Kimi buna yediğimiz hurmalar der, kimi buna rüzgâr ekmek der, kimi etme bulma dünyası, kimi de karma der. Verilecek isim ne olursa olsun konuştuğumuz herkesin fikrini belirtme şekli değişmiyor:

Ergenlikte sıçtınız.

Perşembe, Kasım 10, 2011

Bir Terslik Var Ama...

Son birkaç haftadır her çocuğun okul yaşantısının vazgeçilmezi olan hastalık ve aileye bulaştırmayla mücadele ediyoruz. İki gün boyunca uykusunu alamamış tribün amigosu sesiyle dolaşan Zilli Prenses'in hâline üzülüyorduk ama sesinin komikliği yüzünden bir türlü hastalık havasına giremedik. Tabii ki çocuk hasta olunca annenin yarım saatte bir ateş ölçme serüveni de başlar. Önde kulağını kapatıp kaçan çocuk, arkada endişeli ve elinde dereceyle koşturan anne. Manzara süper. Sanki evde canlı Scooby Doo gösterimi var. Sonunda kıkırdayan çocuk yakalanır ve ateşine bakılır. Tabii ardından çocuk "Dereceyi veeeer" diye tutturur. Ona da hazırlıklıyız. Bozuk derece hemen kendisine verilir. Annesinden taktiği öğrenmiş olan Zilli Prenses hemen termometreyi kulağına götürür ve düğmesine basar. İşte bu noktada konsept karmaşası kendini gösterir. Ölçme işlemini bitiren cihaz üç bip sesiyle sahibine haber verir. O anki sahip konumundaki Zilli Prenses de kulağındaki derecenin seslenmesini  karşılıksız bırakmaz. "Alo? Kimsiniz?"

Evdeki yemek kavgasından haberdar olanlar vardır. Kim eline yiyecek bir şey almaya teşebbüs ederse sefil yaratık Fofo dibinde bitiyor. Kızım da bundan yeterince nasibini alıyor. Boy dezavantajı nedeniyle ekstra dikkatli olması lazım. Elindeki yiyecekleri havaya kaldırıp koltuğa koşturmak gibi bir çözüm üretti kendi kendine ama her zaman başarı sağlayamıyor. Elindeki keki mutfakta yavaş yavaş kemirirken bir taraftan da iş yapmaya çalışan anneye laf yetiştiren Zilli Prenses aniden ağlamaya başlayınca herkes panik oldu tabii. Hemen arkasında aceleyle yutkunmaya çalışan Fofo'yu görünce durumu anladık ama yine de küçük hanıma neler olup bittiğini ve neden böyle tutkuyla ağladığını sorduk. Meğer kek, ablanın hiç umurunda değilmiş. "Fofo ayağıma bastııııı" diye serzenişine salya sümük devam etti. Fofo'nun yemeğini almasından hatta kendi kaptırmış olmasından çok kıymetli ayağına dokunulması hanım kızımız için daha büyük bir hoşnutsuzluk kaynağıymış.

Sabah programımız anneyle kızın kahvaltı için uyanmalarının bir süre sonrasında da babanın kalkmasından ibaret. Arada sevgili kızım benim de kahvaltısı sırasında hazır bulunmamı istediği için gelip uyandırıyor. Daha önce bunun nasıl şiddet içeren bir eylem olduğundan söz etmiştim. Yine bu şekilde uyandırılmayı beklerken odaya hızla giren ayakların sesi aniden kesildi. Kısa bir sessizlik gerginliğime gerginlik kattı. Ama ayak sesleri aynı çabuklukla uzaklaşmaya başlayınca kafamı kaldırdım. Son gördüğüm şey başucumdaki tableti kapmış hâlde salona doğru kaçan çocuktu. Beş dakika daha uyuyacak olmama sevinsem mi yoksa tabletin benden kıymetli olmasına üzülsem mi hâlâ karar veremedim. Kararsız kaldığım diğer bir konu da beni uyandırmak (veya bu aralar tableti kaçırmak) için o kadar hevesli olan çocuğun, sabah okula gitmesi için uyandırılmasına cevaben "Anne biraz daha uyuyayım, beş dakika daha" demesinin genetik bir facia veya mucize olup olmadığı.

Minik yavrumuzun sahtekârlık denemeleri de sıklıkla olmasa da devam ediyor. En sevdiği şeyler arasında yer alan badem için yapmayacağı maymunluk yok diyebiliriz. Akşamüstü atıştırmalığı olarak minik bir kâseye koyduğum bademlere bakarak önce "Baba bunlar niye suda değil?" diye sorması hafif bir sefa "malum şeyliği" olacağının göstergesi olsa da, aynı kâseyi yan tutup bademleri tek tarafta topladıktan sonra "Baba buraya badem koymamışsın" demesi ergenlik zamanı ebeveyni nasıl uyutmaya çalışacağının da alameti olarak algılanabilir. Yemezler kızım, anan da baban da çok geçti o yollardan.

Tam yazıyı bitirirken bu aralar sevdiği çizgi filmlerden olan Jake ve Var Olmayan Ülkenin Korsanları başladı. O anda salonda bulunmayan Zilli Prenses'in koşturarak geldiğini duydum ve yüzümde sebepsiz bir gülümseme belirdi. Çizgi filmin baş kahramanı Jake de her bölümün başında izleyen tüm çocuklara korsan ekibine katılmak isterler mi diye soruyor. İçeriden gelen ayak seslerine karışan "Eveeeeeet" çığlığını da duyduğumda gülümsemem biraz daha belirgin bir hâl aldı. Ta ki aynı çocuğun çizgi filmi seyretmek için elinde çamaşır sepetiyle salona girdiğini görene dek. Bağlantıyı çözmeye uğraşmadım, bazı şeyleri hiç kurcalamamak lazım.

Pazar, Ekim 16, 2011

Dedik ki Gezelim

Cuma akşamı uzun zamandır canı onun tabiriyle "Şöyle baba bir İskender" çeken eşime ertesi sabah Bursa'ya gitmeyi teklif ettim. Tabii ki hayır demedi. Ne yapsak, nasıl yapsak, kaçta yapsak gibi görüşmelerin ardından kusursuz bir plan oluşturduk ve tabii ki yine ailemizin en büyük özelliğini unutarak erken kalkmak üzere yattık.

Ailemizin en büyük özelliği de yaptığımız hiçbir programa ilk dakikasından itibaren uyamamak olduğu için ertesi sabah ilk iş olarak Pendik-Yalova feribotunu kaçırdık. Sabahın yedisinde uykusunda uyandırılmış dünya tatlısı ve her konuda uyumlu çocukla birlikte Eskihisar'a çevirdik rotamızı. Otuz saniyelik aralıklarla "Ben gemiye binmiycüüüm", "Baba ne zaman gemiye bincüüz?" gelgitlerini yaşamaya başladığımız noktada canım hayat arkadaşımla "Dönsek mi acaba?" bakışlarını attık. Ama kararlıydık. Feribota bindik. Üst kata tost almaya çıktık. Kıvırcık Tehlike ve annesi vapurda rutin teftişlerde bulunurken ben de tostlarımızı aldım. Bir anda tost sevdası kabaran Zilli Prenses annesinin tostunu zorla alarak az önceki feribot rutinini tosta uyarladı. Dışarıdan bir babanın, bir çocuğun tostundan yiyen anne tuhaf görünse de bu şekilde beslenmeye devam ettik.




Yalova-Bursa arasını uyuyarak geçiren Zilli Prenses gezmeyi planladığımız yerlerde huysuzluk çıkarmaz umuduyla doldurdu içimizi. Bu arada muhterem Frodo'nun da bu gezide bize eşlik ettiğini eklemek istiyorum. Ailemizin bir üyesi olarak herhangi bir organizasyonda arıza çıkarmaması tabii ki imkânsız. İshal köpekle seyahate çıkmak mola sayısını %200 artırıyormuş, onu öğrendik. Ama Hünkâr Köşkü yokuşunda geç fark ettiğim irice bir tümseğin üzerinden uçarken dikiz aynasında tavandan seken köpeği görmek tüm dertlere değdi.

Hünkar Köşkü, Ulucami, Kapalıçarşı ve çevresinde kaçmak ve geri dönmemekte ısrar etmek dışında fazla sorun çıkarmayan küçük hanım, yorgunluk belirtileriyle birlikte normal hâline döndü. Yani canımıza okumaya. Sırasıyla kül tablası, ceviz, simit, yeşil çay, cezve ve fotoğraf makinesi krizlerine giren hanımefendiyi sakinleştirmek için dağa çıkmayı teklif ettik. Aşağıdan hoş göründü ve kabul etti ama teleferik yolculuğunun ikinci kısmında dönüşün sıkıntılı olacağının sinyallerini verdi. Ufak bir parantez açayım. Yukarı çıkana kadar 6-7 tane direk atlaması yapılıyor ve tren köprüsünden arabayla geçmişsiniz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Teleferikteki otuz kişinin "Huuoooooppalaaaaa", "Ayyyyy Recai!", "A... koyyim" feryatları da pek yardımcı olmuyor.

Tepeye çıktığımızda önce biraz yürüyüş yaptık. Epey sisli bir havada bir süre yürüdükten sonra hafif ürpermeler eşliğinde bir şeyler içmek, yemek ve ısınmak amacıyla başlangıç noktamızdaki lokantaya doğru yola çıktık. Zilli Prenses'e yankının ne olduğunu öğretmek için uğraştık ama korktuğunu belirterek hemen buna bir son vermemizi emretti. Haklı, korkutmanın alemi yok çocuğu. Ama aynı çocuk lokantada yemek yerken yankı etkisi elde etmek için duvarlara ismini bağırınca anne ve babaya göz yuvarlamak kalıyor.

Dönüş için teleferiğe binmemizin ardından baba olmanın insanı ne kadar yaratıcı ve toplum gözünde maymun yaptığını da öğrenmiş oldum. Her direkte "Baba sallandık mı?" diye soran kucağımdaki çocuğu rahatlatmak için "Hayır kızım, horon teptim", "Hayır kızım hıçkırık tuttu" gibi cevaplar vermek zorunda kaldım. İşe yaradı mı? Yaradı. Gerisi teferruattır.

Saat 19.30 gibi başladığımız dönüş yolculuğumuzda ufak tefek alışverişler için durduk. 20.30'a doğru sızan Zilli Prenses feribottan inerken uyandı ve ben bu yazıyı yazarken hâlâ uyanık. Bu arada sabah yedide evden tam kadro çıkıp da gecenin on birinde ellerinde pazar torbalarıyla dönen site sakinlerini gören güvenliğin "Manyak bunlar" bakışları da gözümüzden kaçmadı. Karım gittiği şehirlerin pazarlarını eve getirmeyi seviyor, elimden bir şey gelmez.

Cumartesi, Ekim 08, 2011

Yuva Deneyimleri Üzerine

Hayatımızda yeni bir dönem başladı. Zilli Prenses tüm itirazlarıma rağmen sosyalleşmek istediğine karar verdi ve mecburen yuva aramaya başladık. Çocuklarla oynamak istiyormuş, arkadaşları olsunmuş, peh! Neyse, tabii ki itiraz hakkımız bulunmadığı için araştırmamıza başladık. Sevimli ve cana yakın bir kişilik olmam nedeniyle ilk turu ve elemeyi kazasız belasız atlatmak amacıyla annemizi görevlendirdik. Düştü yollara ve çevredeki yuvaları incelemeye başladı. Birkaç günlük detaylı inceleme ve soruşturma sonucunda aday adaylarını beşe indirdi ve en şapşal anımda bana sundu. Ön elemeyi sadece üç tanesi geçebildi. Bu, onların hikâyesidir.

Ön elemeyi geçen yuvalardan birincisiyle görüşmek için cebren ve hile ile sokağa çıkarıldım. Yuva veya okul her neyse işte onun yöneticisine hedefimizi ve kafamızdaki ideal yuvayı anlattık. Tabii ki ne istiyorsak onlar da sunuyordu. Peki dedik, bir deneyelim. "Aman efendim oryantasyon, vay efendim seviye belirleme" falan gibi zırvalarla beynimizi doldurmaya çalışmalarına prim vermeyerek deneme süresine başladık. Israrla sosyalleşmek isteyen çocuğa dört gün boyunca günde birer saatten karalama yaptırmalarının ardından bana fenalıklar geldi. Önce bu dört günü birlikte geçirdiği öğretmen sıfatlı hanım kızımıza durumu sordum. Muhterem eşimin daha ikinci günden aldığı "Gruba hazır" cevabı yinelendi. O zaman da sorgulamanın yönünü okul psikoloğu dedikleri ilginç hanımefendiye çevirdim. Görüşmeniz özeti aşağıda.

-Neden hâlâ kısa süreli bile olsa gruba alınmadı?
*Ehem şey biz öğretmenine soracağız durumunu.

-Öğretmeni hazır dedi. Değil mi hanımefendi? (Başıyla onaylayıp kaçar)
*Yarın (Cuma) da böyle geçsin. Pazartesi çocuklarda Pazartesi sendromu oluyor, gruba alamayız. Salı da resim yapar, Çarşamba azar azar başlarız.

(Buraya köpürmüş baba efekti gelecek)

-Sizin işiniz değil mi o sendromdan çocukları çıkarmak?
*Ehem, şey, bik bik de bik bik aslında ama...

Malumunuz terk-i diyar eyledik ve kendileriyle ilişkimizi başlamadan bitirdik. Sinir basan babayı evde sakinleştirme ve tüm yuvaların böyle olmadığına ikna turlarından sonra ertesi sabah ikinci aday yuvaya gittik. Sahibi olan hanımefendi açıklamalarda bulunarak deneme için bizi ikna etti. Bu arada bu iki yuvanın da çok bilinen ve çok tavsiye edilen yerler olduğunu belirmeden geçmeyeyim.

Neyse, başladık oradaki denememize. İlk gün yine resim yapıp döndü bizimki. Ama bu sefer annesini sordu. İkinci gün de ben götürdüm ve dört kez yanıma geldi. Geldiğimde ve çıkarken yuvanın ana kapısının da açık olduğunu ve güvenlik olmadığını görünce zaten %90 kararımı vermiştim. Ama öğretmeni bu kararın kalan %10'luk kısmını hemen doldurdu. Kendilerinin söylediği programa göre iki saat kalacak diye götürdüğüm günde bir saat sonra yanıma gelen öğretmenin sözleri de aşağıda.

"Merhaba, süreniz doldu. Kızınız salıncakta, ben indiremedim." (İndiremediği kızın fotoğrafı yanda)

Kızımı tanımadığım bir velinin yanında bulunca iyice köpürdüm. Kaptığım gibi çıktım ve kızımın burayı beğenmediğini ve bir daha gelmeyeceğini söyledim. Zaten markette bile başını alıp giden kız dört defa koşa koşa annesinin-babasının yanına geliyorsa oradan koşarak uzaklaşma vakti gelmiştir.

Tabii ertesi gün son aday yuvaya gittik. Önceki iki faciadan ağzı yanmış ve yeni tecrübelerle kuşanmış olarak yuva sahibinin karşısına çıktık. Daha önce bize anlatılmayan birçok konuda bilgi verdi. "Aman da bize gelin, ölümü görün gelmezseniz, size cenneti vadediyorum" tavrını görmediğimiz için kanımız ısındı. Kendinden emin ve mesafeli tavırlarıyla biraz olsun içimizi rahatlattı. Üstelik bizim Zilli Prenses hemen ertesi gün grupla başladı ve çok eğlendi. Ne anneyi ne de babayı sormadığı gibi öğle olunca eve gitmek istemedi. Buna ayrıca uyuz oldum ama o başka bir günün konusu. Bu da yetmezmiş gibi bizimki diğer çocuklarla oturup yemekhanede yemek yedi. Bize söylendiğine göre hemen sevinmemek lazımmış, birkaç hafta sonra da sorun çıkabilirmiş. Şimdilik Zilli Prenses'in mutlu olduğuna sevinmek dışında bir şey elimizden gelmiyor.

Yuva maceramız şimdilik duraklama dönemine girmiş görünüyor. Zilli Prenses'in birkaç yeni vukuatından söz edip yazımı noktalayacağım. Yalakalık konusunda ihtisas yapmak isteyeni kendisine yönlendirebiliriz artık.

-Seni çok özledim anneciğim.
-Ben de seni kızım.

-Seni çok "seviyoum" anneciğim.
-Ben de seni kızım.

-Babamın telefonunu versene anne.
-Babanın da senin de...

Talimat verme konusunda da muhterem çok sevgili bir tanecik melek eşimin genlerini aldığı da yuva denemeleri sırasında tescillendi. Bekleme odasında otururken, bahçeden gelen seslerin bir kısmı şöyleydi.

-Hayır tek elinle değil iki elinle salla!

-Hayır bu tarafa gidilmez. Burada kal sen de.

-Hayır o böyle yapılmaz, ben göstereyim.

Gören duyan da evde sürekli bir şeylerine karışılıyor, her şey katı kurallar çerçevesinde yapılıyor sanacak.  Yok efendim, bizim evde imkânsız işte o.