Salı, Aralık 29, 2015

Yıl Başı Yasaklandı, Ders Çalışmak Ayıp

Yeni yıla giriyoruz, güzel, hoş. Gelsin bakalım. Ama eskiyi düşünen var mı? Hemencecik sildiniz zavallı 2015'i. Normal çocuklar yeni yıl başlayacak diye hediyeleri, akşam geç yatmayı, ertesi gün okula gitmemeyi, gece boyunca abur cuburları götürmeyi falan düşünür, değil mi? İşte bazıları öyle değil. Trafikten gözümün seğirmeye başladığı anda arka tarafta anne-kız arasında gerçekleşen diyalog çok yanlış yolda olduğumuzu gösterdi bize. Bundan sonra kutlama falan yok. Yeni yılı kutlamak bir yana, eskisi için matem tutmalıymışız. Okuyunuz efendim.

-Anne hangi yıldayız?
-2015.

-Yıl başından sonra ne olacak?
-2016.

-Peki bir daha ne zaman 2015 olacak?
-Bir daha olmayacak kızım. 2015 bitecek, 2016 başlayacak.

-...
-Kızım?

Vuaaaaaaaaaaaaaa! Ama ama böhüüüüüüü!!!

Direksiyon başında ben kilit, arkada anne ampul gibi kalmış, salya sümük ağlayan çocuğu teselli edebilecek hiçbir şey diyemedik. "Kızım ama takvim, sayılar, hani doğum günün, yeni yaşın, gak guk..." hepsi nafile. Çocuk düzenli olarak yarım saatte bir 2015'in yasını tutuyor bu akşam.

Ebeveynliği ne kadar becerdiğimizi, düzenli takip edenler iyi bilir. 2015'in matemine çare olarak hiçbir şey bulamadık. Geçer, unutur, alışır diye bekliyoruz. Neyse ki öğretmeni ödev vermiş. Belki biraz kafası dağılır. Tabii ufak bir ayrıntıyı atlamamak lazım. Ödev yapmayı kim sever yahu?

Odasında ders çalıştığı umut edilen bir çocuk, aslında dünyanın en yaratıcı insanı olabilir. Yaklaşık 10 dakika içinde dersten kaçmak için yapılan ustalıklı manevraların sıralı tam listesini aşağıda bulabilirsiniz.

1. Baba burada ne yazıyor? (Okumayı biliyorsun, yemezler)
2. Ama baba anlamadım. (Yarısını yaptıktan sonra kal gelmiş çocuğa)
3. Baba Fofo odama girdi. (Eeeee?)
4. Anne saat kaç?
5. Anne kaçta yatacağım?
6. Baba, Polpica için yeni video yaptın mı?
7. Anne benim doğum günüme kaç gün var?
8. Babaaaaaaaa. Neredesin?
9. Baba imdaaat! Kafam sıkıştı! Kurtar!

Buraya açıklama getirmek zorundayım. Hanım kızımız ders çalışmamak için plastik yüzüğüyle oynarken ne tesadüfse yüzük düşüyor ve odasındaki kaydırağın (Evet, o kaydırak hâlâ bizde, atmıyorlar, satmıyorlar) altına giriyor. İskemlesiyle kaya kaya yüzüğün olduğu koordinatlara giden çocuk, yerinden kalkmaya zahmet etmiyor ve eğilerek alabileceğine kanaat getiriyor. Odaya girdiğimde dizleri sandalyenin üstünde, sırtı yana eğilmiş hâldeydi. Bir kolu kaydırağın üst kısmında, diğeri de kafasıyla birlikte, kaydırağın yerle birleştiği noktadaydı. Ders çalışmıyor ama yeni bir Nadia Komaneçi olabilir. Yüzük de hâlâ ortada yok.

Bu arada sizin çocuklar ders çalışmamak için neler yapıyor? Aşağıya çözümleriyle birlikte yazarsanız, ebeveyn dayanışmasını güçlendiririz.


Pazartesi, Aralık 21, 2015

Aradığınız Akıl Sağlığına Şu Anda Ulaşılamıyor

Queen'in o leziz şarkısı gibi, tam da Freddie abimizin tonlamasıyla, Hafiften Deliriyorum ve Drogba bile çare olamaz. Yeryüzünden kot, kumaş pantolon, eşofman, tayt hatta kısmen etek silinmiş. Sadece elbise var. Başka bir şey giyilemez, giyilmesi teklif bile edilemez. Yepyeni tişörtler, kazaklar, sürekli büyümenin yan etkisi olarak daha giyilmeden eski kategorisine düşüyor. Varsa yoksa elbise. Burada önce bir sitem dile getireceğim. Muhterem giyim firmaları, küçücük çocukları deri etek, her yeri taşlı bluzlar, yırtmaçlı elbiseler giymeye teşvik etmeyin. Geçenlerde "Hangi çocuk giyer bunları yahu?" diye mağazada delirdiğim bir anda, yanımdan geçerken pişmiş kelle gibi sırıtarak "İstiyor çocuklar beyefendi, almazsak olmaz" diyen manyak velilere çanak tutmayın. Sosyal sorumluluk, çocuk sevgisi bidi bidi reklamları yapacağınıza önce yaptığınız kıyafetleri koca kadınların değil, çocukların giyeceğini düşünün. Bak yine tepem attı.

Neyse, elbise diyorduk. Yukarıda anlattığım sitemden dolayı çocuk için düzgün giyim eşyası bulmanın zorluğu da hayatımıza girince, hanımefendinin giyebileceği tarzda bir şeyler bulmak iyice zorlaştı. Zaten öyle her sezon yeni gardırop düzecek insanlar değiliz ama bir veya iki parça yeni bir şeyler olmalı dolapta. Olmayınca ne oluyor? Çelik'in 90'ların başında üzerinden çıkarmadığı polar kazak zindanına hapsoluyoruz.

-Kızım üç gün önce onu giydin, bugün değişik bir şey giy. Bak ne güzel pantolonların, eteklerin var.
-Olmaz, ben elbise giyeceğim. Bana başka şey yakışmıyor.

-Kızım kot eteğini giy.
-Olmaz.

-Kot pantolon?
-Olmaz.

-Kumaş pantolon?
-Olmaz.

-Tulum?
-Olmaz.

-Eben?
-Pembe mi?

En azından son bir yıldır giyim konusunda müthiş tasarruf ettik, güzel yanı da bu. Elbise, ötenazi için yalvarana dek giyiliyor.

Muhterem karım bana kızıyor. Kızıyor demeyelim, suyu ziyan etmeye gerek görmeden bir kaşıkta boğmak istiyor daha doğru bir tabir. Neymiş efendim? Çok yumuşak davranıyormuşum, çocuk beni idare etmeyi çok iyi biliyormuş, onun izin vermeyeceğini bildiği bir şeyi, yapacağımı bildiği için hiç işi uzatmadan bana soruyormuş. Öncelikle ona çözüm odaklı olmak denir, ileride çok faydasını görecek minik yavrum. İkincisi de ben birçok konuda hayır diyorum. Buyurun, kanıtı da aşağıda. Sağdaki fotoğraftaki çocuğu tanımıyorum, babasına ice tea aldırmış şımarık veledin biri herhâlde.


Pazartesi, Mart 02, 2015

Hayat böyle, naaparsın cınımmm.

Veletler, veletlerimiz. Çok sevimliler, değil mi? Oldu canım. Hepsi birer canavar, aksini iddia eden fazla romantiktir. Bebekken daha mı rahattı hayat, yoksa büyüdükçe kolaylaştı mı arasında bocalamaya alışırken, ileride devreye girecek olan ergenlik vs. ıvır zıvırlarını düşünmek bile istemiyorum.


Muhteşem bir koca olduğum için yoğun iş günlerinde muhterem eşime yemek yaptırmam. Yormam, yoramam, kıyamam. Yemek seçmemle alakası yok, ciddiyim yahu! Neyse, yine kahramanlığımı yaptım ve "Hayatım sen yorulma, ben hemen hafif bir şeyler söyleyeyim, hep birlikte yeriz" dedim. Yorulmuş olacak ki bu sefer direnmedi. Yemeğimizi söyledik, Kıvırcık Çocuk siparişi vermemin hem ardından "Baba

geldi mi?" "Baba ne zaman gelecek?" "Baba söyleyeli kaç dakika oldu?" "Baba bana ne zaman scooter alacağız?" sorgulamalarına başladı. Çok sabırlı bir babayım, hepsine sükûnetle cevap verdim. Veeee zil çaldı! "Yemeeeeeeeek!" diye kapıya koştu bücür. Hemen soframızı kurduk, paketleri açmaya koyulduk ve evladım bir felaketle karşılaştı. Ketçap vardı ama mayonez yollamışlardı! "Baba pakete mayonez koymamışlar" dedi içli içli Zilli Prenses. Hemen mutfağa yöneldim, "Ben dolaptan getiririm kızım!" dedim ve beynimde Dıt-dırı-dıııııt süper kahraman teması çaldı. Altı yaşında gösteren 80'lik nine de konuya noktayı koydu. "Hayat böyle işte, ne yaparsın?" Biz çocuğa gülmeyin tavsiyelerine uyan bir aileyiz demek isterdim ama düpedüz suratına püskürdük. Neyse ki kendi de bizimle püskürdü, olmuş bizimki.


Bir Pazar günü vakasıyla yine karşınızdayız. Sabah makine başında çalışırken koltuğa uzanmış ve çoğunluğu saçtan ibaret olan ve Sam&Cat izleyen çocuğa baktım ve büyümüş olduğunu fark ettim. Oysa ki birkaç gündür gözüme çok minik görünüyordu. Bir gecede bu kadar irileşmiş olamaz, eski gözlük cidden kötüymüş. Hemen panikle yanına koştum, önce klasik mıncırma seansı ve sonra baba tavsiyesi.

-Kızım lütfen büyümez misin?
-Büyüyceeeem!

-Olmaz, sana büyümeyi yasaklıyorum.
-Bana ne ya, ben büyüyeceğim baba, hihihihi. Benimle kek seyreder misin?

Not: YouTube'da kek yapımı izlemek yeni hastalığımız.

Klasik bir ailece Pazar geçirdik, okul arkadaşının doğum gününe gittik, yemek yedik, döndük falan derken tacizler nedeniyle çalışmaya çalışmaktan yoruldum ve hem keman kitabı hem de Asteriks almak için baba-kız çıkmaya karar verdik. Güzel bir yürüyüş sonrası kitapçıya vardık, çocuk kitaplarının olduğu bölüme geçtik. Çocuk kitaplarının olduğu bölüme masa-sandalye falan koymuşlar, bizimki de hemen bir kitap kaptı ve masaya yöneldi. Önceki namussuzlar darmadağın bırakmışlar masayı, şöyle bir toplamak lazım. "Babacığım şurayı toplamama yardım eder misin, ben burada birkaç kitap inceleyeceğim" dedi saç yumağı. "Kızım pipo da ister misin?" diye soramadım çünkü etraf kalabalıktı. Tabii ki ortamı, eleştiri amaçlı kitap incelemesi yapmaya uygun hâle getirdik. İncelemeler kısa sürdü çünkü aldıkları aslında çıkartma kitabıymış. Başladık diğer reyonlara bakmaya ama rafların önünden geçerken kendi çocukluğum, gençliğim ve bugünüm de film şeridi gibi gözlerimin önünde 48fps yayına başladı. Birlikte okumamızı istediğim ne kadar çok kitap varmış meğer. Bu hatadan geri dönmeliydim.

-Kızım, sabah sana büyümeyi yasaklamıştım ya?
-Hı-hı. (Evet, aynı aklınıza gelen tonda)

-Ben onu iptal ediyorum, büyüyebilirsin.
-Tamam o zaman sen bana bir söz ver baba.

-Söyle cicim.
-Sen sakın büyüme, tamam mı?

Bunu söylerkenki bakışları bir baba için, nasıl diyorlar, "Priceless"tı.

Cuma, Aralık 27, 2013

Einstein'ın Kaburga Kemikleri

Evet, ne demiştik? Yeni ülke, yeni hayat falan filan. İlk yapan biz olmadığımız için çok da üstünde durmaya gerek yok. Biz daha çok hanım kızımızın uyum ve kabullenme sürecini takipteyiz. Aslında öyle büyük farklar, "Vay anam vay, ne biçim yermiş la burası!" dediğimiz bir durum yok. Tek bariyer olan dili de aşmaya başladık. Bu noktada neticeden çok Hatice kısmına odaklandığımız doğrudur çünkü bizim için Zilli Prenses bu temsilin baş rolünde.

Dil, evet. Derdini anlatmakta şu an için bir nebze zorlanan veledim arada normal olarak kavram karmaşaları içinde de boğuluyor. Sıradan gelen kelimelerin aslında ne kadar farklı senaryolarda kullanılabileceği gerçeğini öğrenmiş olduk. Okuldan kısmen asık suratla dönen Nuşnuş'a derdinin ne olduğunu sorma çabalarımız birkaç saat sonra meyvesini verdi. Hafif çatık kaşla "Öğretmen beni erkek sanıyor!" diye çıkıştı. Bir çocuğa baktık, bir birbirimize. Her ne kadar Amerikan güreşi yapsa da çocuk bırakın erkeğe Glamazon'a bile benzemiyor, bundan eminiz. "Evladım nasıl oldu da böyle bir karar aldın?" diye sorduk. "Çünkü saat başı gelip bana Pi-pi, Pi-pi diyor. Benim pipim yok! Ben kızım!" dedi. Ebeveynliğin en kötü tarafı, çocuğun suratına püskürememektir. Neyse ki öyle dertlerimiz yok. Daha fazla gıcık olması pahasına önce püskürdük, sonra konuyu açıkladık. En azından anatomiden geçti, mutluyuz.

Anatomiye devam. Muhterem Eşim'le eldeki malzemelerle akşam ne yapsak diye internet internet gezerken, karşımıza çıkan mangal fotoğraflarına hayran hayran bakma esnasında cebren ve hile ile tarafıma hangi sebzenin yedirileceğinin endişesi içindeydim. Güzelim kaburgalar ekrandan bana bakarken doğal olarak çeşitli yorumlarda bulundum. Babasının hevesli hevesli bir şeylere övgüler yağdırdığını duyan kızım da hemen oturduğu koltuktan seslendi;

-Neye bakıyorsunuz siz orada, he?
-Kaburgalara kızım.

-Sende kaburga var baba, lazım değil.
-(İç ses) %&?*#!

Anatomi konusundaki başarımızın, nereden geldiği belli olmayan genel kültür konusunda da devam ettiğini öğrenmek, sevinçlerimize sevinç kattı. Kaynağı belirsiz bir hevesle kızım son birkaç aydır sokakta bulduğu taş, sopa gibi nesneleri toplayıp eve getirmeye, "Yok artık, ne sopası kızım evde?" noktasında da apartmanın müsait yerlerine saklamaya çalışıyor. Bir sopa, iki sopa, üç taş derken dayanamadım sordum. İçimden de "Lütfen normal çocuklar gibi inşaat yapacağım baba" desin diye sevimli temenniler geçiriyordum. Meğer hanımefendinin niyeti başkaymış. Kelimesine dokunmadan diyalogu aktarıyorum.

-Kızım bu kadar taş ve sopayla ne yapacaksın?
-Dünya savaşına hazırlanıyorum baba!

Perşembe, Ekim 24, 2013

Öküz müsün kardeşim?

Her ebeveynin çocukları için hayalleri vardır. Bence asıl önem arz edenleri de eğitim, iş falan değil, ortak zevkleri paylaşmakla ilgili olanlardır. Kızıyla aynı zevkleri paylaşan bir babanın mutluluğu hiçbir şeyle kıyaslanamaz. E tabii veletleri de ona göre yetiştiriyoruz. Radyoda, evde veya telefonlardan dinlenecek şarkılar hep o ortak zevki paylaşmanın alt yapı hazırlıkları. "Hayır biz öyle bir ebeveyn değiliz, ne isterse dinlesin, serbest bıraktık çocuğu" diyen varsa da kısaca yemezler.

Ben de doğduğu günden beri biricik Kıvırcık Çocuk'umu bu yönde bir telkine maruz bırakıyorum tabii. Sophie Milman'lardan girip Deep Purple'lardan çıkılan, Nickelback, Green Day çalınca istasyon değiştirilen bir aile yapımız var. Daha bir yaşındayken aynı anda Sign of the Horn ve headbang yapabilen, 3 yaşında da Buffy'nin soundtrack'indeki şarkıları bizimle söylemeye çalışan bir çocuk sahibi olmanın haklı gururu içindeydim. Aslında kazın ayağı yine ters köşe yapmış. Zilli Prenses'le alışverişe çıktığımız bir akşam, kendisine kıyafet baktığımız mağazada çalan R&B eşliğinde, kendisine kıyafet seçmek için içimdeki Chanel'i ortalara dökerken aniden müzik kesildi. 3-5 saniyelik kesinti arkasından başlayan domtiki çıstak yüzünden biraz yüzüm buruşsa da normaldir, demek ki mağaza için saati gelmiş bu müziğin dedim içimden. Ta ki hoparlörlerden gelen "Bara bara bara, biri biri biri"ye eşlik eden tanıdık sesi duyana dek. İlk kaynar suyun etkisiyle arkamı döndüğümde, surlardan aşağı tepeme kızgın yağ da dökülmüş oldu. Benim cazlarla, thrash metallerle büyüttüğüm çocuk, mağazanın en geniş yerine doğru kaçmış, nereden çıktığı belli olmayan figürlerle dans ediyordu. Hem de nasıl kıvırıyor. İki-üç densiz de dikilmiş "Ay ne şirin, ay bak neler de biliyormuş" diye çanak tutuyordu. Kulaklarımdan çıkan beyin suyu buharını gören muhterem eşim de "Daha dur, ergenliğe girsin Demet Akalın da dinler bu" deyince şarjörlü silahla Rus Ruleti oynamak epey cazip gelmeye başladı.

Sevgili kızım çok da naziktir. Asla görgüsüzlüğe pabuç bırakmaz. "Muhahaha geğirdim" kesinlikle doğal bir davranıştır. Akşam uykudan önce yatakta sohbet ederken bir şeyi anlamadığında, boş bulunup kendisine "Ne?" diyen babasına "Baba öyle denmez. Biz öküz bir aile değiliz, lütfen dikkat" diye fırça çekmeyi de ihmal etmez.

Yeni bir ülkede yeni bir yaşama başlamak iletişim yönünden zorluklar içerse de evrensel işaret ve vücut dili her konuda işe yarıyor. Öğrendiğimiz kadarıyla Zilli Prenses, okulda çişinin geldiğini öğretmene anlatmanın en efektif yolunun, iki elini bacaklarının arasına sıkıştırıp poposunu sağa sola sallamak olduğuna karar vermiş. Sonuçta işe yaradı mı? Yaradı. O zaman sorun yok. Dili öğrenmesi gecikse bile, mim ve doğaçlama becerilerinin gelişeceği kesin.


Pazar, Ocak 13, 2013

Adam Değilsin Kokarca

"Hocam bunlar ileride ne işimize yarayacak yaaaa?" diye sorardık sivri aklımızla. Zamane veletlerinde hiç öyle bir dert yokmuş. Öğrendiklerini gerçek hayatta uygulamak, cümle içinde kullanmak konusunda hiç sıkıntı çekmiyorlar. Babişko'luktan Babişkokarca'lığa terfi etmemin başka bir açıklaması yok. Arkasından gelen Muhahaha efektinin de.

Her zaman doğru mu öğreniyoruz? Hayır, maalesef hayır. Evin kapısıyla mutfağın dip dibe olması iyi midir? Asla! Tam da kapının önünden biri geçerken, evin veledinin "Babaaaa, ben bugün viskimi içmedim!!!" diye haykırması ebeveyni rezil eder mi? Hem de nasıl! Hoşlanılan kızın olduğu ortamda hava atmaya çalışan ergen gibi yüksek sesle "Ne viskisi kızım? Ehehehe, canım çok da saf. Ice tea güzelim o!" diye bağıran adam inandırıcı mıdır? Kendimizi kandırmayalım.

Okulda bilimsel verilerle donatılan Zilli Prenses'in rüya tabirleri tadındaki teorileriyle, ilim dünyamız aydınlandı. Dünyaya çarpan bir göktaşı yüzünden ortadan kaybolan dinozorlar, aslında sadece mekân değişikliğine gitmiş. Şimdi Satürn'ün halkasında buz pateni yapıyorlarmış. İlgilenenlere duyurulur.



Müspet ilimlerin ortaya koyduğu verilerin yanında, babaya nasıl davranılması gerektiği konusunda bazı değişmez ve evrensel kalıplar vardır. Bunlar değiştirilemez, değiştirilmeleri teklif bile edilemez. Düğüne gidilecek diye bin bir homurdanmayla takım elbisemi giymişim ve hatta kravat takmışım. Ama bu büyük eziyeti bana  unutturacak hatta sevdirecek o tek olay gerçekleşti. Ben gören kızım ağzını bir karış açtı ve "Baba? Ne olmuş sana? Dur bir bakayım" dedi hayranlık dolu gözlerle.

İç ses "Sen iste ben her gün giyeyim aşkım" dedi.

Zilli Prenses "Adama benzemişsin" dedi.

İç ses küfür etti.

Salı, Aralık 04, 2012

Piç Kurusu!

Ve sonunda Zilli Prenses'le ilişkimiz baba-çocuk seviyesinden baba-kız aşamasına geldi. Benim için sancılı bir olaydı ve hâlâ olumsuz etkisinden kurtulabilmiş değilim. Oysa daha dün her şey ne kadar güllük, gülistanlık, bağ-bahçe-bostanlıktı.

Dün akşam yatmadan önce odasında bana kukla gösterisi yaparak beni eğlendiriyordu. Örümcek kuklasını almış kafasına göre senaryolarla benimle konuşturuyordu.

-Merhaba, ben küçük örümcek.
 -Aaaa, merhaba örümcek, ne haber?

-İyiyim, evime gitmem lazım.
-Peki. Nerede evin?

Şurada. Arkadaşlarım da beni evimde bekliyor. Üç arkadaşım gelmiş. İsimleri de Harkus, Kinnos ve Epuç.

İsimleri neresinden uydurdu bilmiyorum ama hepsi bir yana, Epuç ne lan?

Böyle güzel bir akşamdı işte. Sabah da kalkıp kızımı okuluna bıraktım. Biraz çalıştıktan sonra piyano dersime gidip, Zilli Prenses'in benimle söylemesi için Ali Baba üzerinde yoğunlaştık. Çok hevesliydim. Ali Baba'yı öğrenmiştim ve akşam kızıma çalacaktım. O da benimle söyleyecekti.

Okula gittim. Kızımın, paltosunu giyip çantasını almasını beklemeye başladım. Kısa süre sonra Kıvırcık Çocuk hızla bana doğru koşmaya başladı. Tabii ki bir baba olarak, kızım bana sarılmaya geliyor diye masum kalbim pırpır etmeye başladı. Kızım nefes nefese yanıma geldi ve dünyamı yıktı.

"Baba seni biriyle tanıştırmak istiyorum."

Canım kızıma bakarken arkadan gelen piç kurusunu görmemişim bile. Kızım ona doğru uzanmıştı ki bu sahnenin devamını izleyemeyeceğime karar vererek tavrımı ortaya koydum.

"Ne tanıştırması be? Sen bana erkek tanıştırmak için çok küçüksün!"

Yan taraftan bir öğretmenin "Amanın neler duyuyorum!" dediğini hayal meyal hatırlıyorum. Piç kurusundan geriye de aksi yöne doğru koşarken gözüme çarpan, sırtındaki çantanın görüntüsü kalmıştı. Kızım ellerini karnının üzerinde birleştirdi ve ses çıkarmadan bana baktı. Kasaba meydanındaki iki silahşor gibi bakıştık. Üç saniye öyle geçti. Ve Zilli Prenses elimi tuttu.

"Baba gel seni tüm arkadaşlarımla tanıştırayım."

 Yalnız kimseyle tanışamadan niye kendimi okulun dışında buldum, onu çözemedim.

Cuma, Kasım 30, 2012

Babalar Gibi Satarım

Zilli Prenses, patronun haksız olduğu durumlarda birinci kural geçerlidir yasasını geçenlerde yürürlüğe koydu. Kanuna karşı gelen herkes, gıcık ilan edilmek suretiyle cezalandırılıyor. Suçun ağırlığına göre bilumum afra tafra, sessiz tepki ve diğer köşedeki boksöre şikâyet gibi yaptırımlar da uygulanabiliyor.


Annesi zahmet etmiş, kendisine doğal sabunlar almış ama hanımefendinin gözü sıvı sabuna takılmış bir kere. Suyun altına giren minik eller ani bir hareketle sıvı sabuna yönleniyor, zeki ve çevik anne yıllarca Atari oynamanın verdiği çeviklikle elleri tutup diğer sabuna götürüyor. Cebren ve hile ile doğal sabundan uzaklaştırılan eller, ustalıklı bir manevrayla yeniden sıvı sabuna yöneliyor ve film başa sarıyor. Tabii ki anne her zaman sabır küpü olamıyor ve evimizin en çok tekrarlanan sahnesi yeniden canlandırılıyor. Hanım kızımıza çıkışan anne, anneye hışımla karşılık veren Kıvırcık Çocuk ve olay yerinden hızla ama sessizce uzaklaşmaya çalışan baba. Anneye laf geçirmek için yaş hâlâ müsait olmadığı için de oflaya puflaya yelkenler suya indiriliyor. Ama intikam soğuk meze de olur, ana yemek de. Mutfakta anneyle sohbet ettiğimi gören kıskanç çocuk, salına salına sinsice bana yaklaşır ve "Babacığım sen annemi bırak biz beraber oynayalım" der ve sürüklemek suretiyle beni oradan uzaklaştırır. Annenin içinden ve dışından söylediklerini mecburen sansürlemek durumundayım. Klasik anne-kız atışması işte canım, büyütecek bir şey yok. Kızım benimle oynamak istemiş, ne var bunda?

Fazla sevinme ey baba, senden büyük anne var. Evet, gol sevinci için erkenmiş. Kadın adlı varlık 3'ünde neyse, 33'ünde de aynıymış. On dakika sonra hiçbir şey olmamış gibiydi ortam. Ben farkında mıyım olan bitenin? Tabii ki hayır. Kızlar kendi aralarında anlaşmış ve o akşam Zilli Prenses'in bizimle yatmasına karar verilmiş. Buna da itirazım yok. Darbeli bir gece olacak, onun dışında gayet memnuniyet verici bir gelişme. Kızım bana iyi geceler dilemeye geldiğinde taze haberi de eklemezlik etmedi. "Baba ben senin yastığını benim odama götürdüm. Kendi yastığımı da aldım, Sen benim yatağımda yatabilirsin." Hanımefendi yastıklarımı kendi odasına taşıyıp yatağın üstüne fırlatmış. Kendi yastığını da benim tarafıma mis gibi yerleştirmiş. Gözlerim anneyi aradı ama ne tesadüftür ki tam da o anda banyoya giresi gelmiş. Bari sessiz gül!

Pazartesi, Kasım 05, 2012

Hıyar

Çocuklar çevrelerini, etraflarında olup itenleri ve duyguları büyüdükçe öğrenir ve doğru kalıplara oturtur. Güzel, gayet normal. Sevdikleri ve sevmedikleri şeyler belirginleşmeye başlar ve ona göre tavır belirlerler. Ona da tamam. Hafızaları da büyüdükçe gelişir, hatırladıkları olaylar artar ve aralarında bağıntı kurmaya başlarlar. Orada duralım.

Güzel bir Pazartesi  akşamüstüydü ve kızımla salonda güreş-atletizm-Amerikan futbolu-asenkron jimnastik sporlarından oluşan oyunumuzu oynarken üstümde tepinen Zilli Prenses'i alıp halıya yatırdım ve kulağının altına ağzımla hafifçe "Brrrrrr" yaparak gıdıkladım. Çeşitli Uzakdoğu hareketleriyle elimden kaçan Küçük Hanım aynısını bana yapmaya çalışınca kaçtım ve kendimi odaya kapattım. Bir süre kapının önünde Jack Torrance edasıyla dolaştı ve "Gıcıksın!" diye bağırarak gayet medenice pes ettiğini dile getirdi. Konu kapandı, oyun bitti, hayat normale döndü.

Güzel bir Çarşamba akşamüstüydü ve kızımla salonda güreş-atletizm-Amerikan futbolu-asenkron jimnastik sporlarından oluşan oyunumuzu bitirdikten sonra dinlenmek koltuğa şöyle bir uzandım. İçim geçmiş veya geçmek üzereydi bilmiyorum ama daha kulağımdaki ıslaklığın şokunu atlatamadan arkasından gelen "Brrrrrrrrrrrrrrrrr" yüzünden "Büyükanne sana geliyorum!" diye fırladım. Görüntü netleştiğinde salonun kapısını koşarak dönen ve kahkaha sesleri eşliğinde gözden kaybolan kıçı gördüm. Abla kindar, notunu al Sinto.

Bilindiği gibi okullar, bilumum aktiviteyle çocukları oyalamaya ve velileri uyutmaya tam gaz devam ediyor. Bizimkinin okulu da ata binmeye götürüyor veletleri. "Kardeşim bu kız ileride at veya Veliefendi'de loca isterse ben bunu karşılayamam" diye çok direndim ama tüm okul, tam kadro gittiği için mecburen boyun eğdim. Neyse ki hayvan sevgisi (Şerefsiz Fofo) olan bir çocuk ve olaya henüz ticari veya sportif açıdan bakmıyor. Bozmadan devam diyoruz. Ta en başta geçen, olaylar arasındaki anlamlı/anlamsız bağıntı kurma dönemini de bu sayede keşfettik. Hâlâ akıllanmadım, çocuğa azimle okulda ne yaptığını soruyorum. Evet, makul bir cevap alacağım mutlaka. Ata binme günü de farklı olmayacak tabii.

-Ne yaptınız bugün kızım?
-Ali Baba'nın Çiftliği'ne gittik ama kendisi orada yoktu.

Dedi, harbiden bunu dedi. Alay mı ediyor, bunlar normal midir, endişelenmeli miyim şeklinde binlerce düşünce kafamda ata sporumuzu yapıyor. Hangisini istediğime ben bile karar veremedim ama Zilli Prenses birkaç saat önce son darbesini vurup dinlenmeye çekildi. Birlikte yaptığımız faaliyetlerden sonra, yemekten önce biraz televizyon izlemek için koltuğa uzanan kızımdan daha fazla uzak kalmaya dayanamadım ve çalıştığım masadan kalkıp iki adım attım ve yanına ulaştım. Önünde çömeldim ve şefkatli baba ifadesiyle gözlerine baktım. O da bana baktı.

-Baba canım bir şey çekti.
-Ne çekti güzel kızım, söyle babana.


Salatalık!

Salı, Ekim 09, 2012

Ara Beni Ara Yar

Her genç kız babasının korkulu rüyasıdır telefon. Yemek saatinde, saat 21.00 gibi gecenin geç bir saatinde veya kısaca olur olmadık saatlerde arayan şerefsizler ve konuşulanların bilinememesi çileden çıkarır baba kişiyi. Bu telefon denen meret eskiden sadece evlerde varken şimdi ceplerde gezmeye başladı. Bu çocuk arkadaşlarıyla telefonda dedikodu yapma yaşına geldiğinde kim bilir neremizde olacak. Neyse, konuyu dağıtıp sinirimi bozmayayım. Anlaşıldığı üzere Zilli Prenses telefon denen illeti sevdi. Şimdilik cep telefonundan konuşturmuyoruz kendisini ama ev telefonu faturaları yavaş yavaş kabarmaya başladı. Telefonu kaptığı gibi evin bir ucundan diğerine dolaşa dolaşa, bilumum sülale ferdiyle ve yakın arkadaşlarla muhabbet ediyor. Ama tatile gittiğinde kendisini özleyen babaya bir saniye ayırmıyor! Sakinim.

Daha bir ay önce tatildeyken ve mis gibi sahilde akşam yürüyüşü yaparken "Köpeğimi özledim" diye zırıl zırıl ağlayan kız, Bodrum'dayken kendisiyle görüşmek istediğimde olumsuz yanıt vermekle kalmayıp "Babayı özlemedin mi?" diye soran anneye de telefonda olduğumu bile bile "Hayır" diyebiliyor. Sakinim.

Hasbelkader hanımefendiyi telefona gelmeye ikna edebildiysek de baba hatırı sormak falan mazide kalmış bir gelenek. Konuşmalarımızın gidişatı gayet rutin. Bir tarafta taleplerin efendisi, diğer tarafta tırnak yiyerek öğün geçiren adam.

-Baba bana Galatasaray forması al.
-Peki kızım.

-Baba bana kask al.
-Olur kızım.

-Baba bana bir de sörf tahtası al.
-Höst!


Sakinim.

Telefon konuşması yapmamız için aramızda mesafeler olmasına gerek yok. Babaya kapak takmak da paha biçilmez. Canı sıkılan Zilli Prenses, çalışırken yılışıp telefonda konuşmaca oynamaya beni razı etti ama en nazik tabirle ben böyle konuşmanın içine ederim arkadaşım.

-Alo.
-Alo.

-Kimsiniz?
-Ben baban kızım.

-Teşekkürler, iyi günler. (Çtonk!)
-!%*$

Perşembe, Eylül 13, 2012

Ters Köşe

Kelimeler, eş anlamlılar, boş anlamlılar, zıt anlamsızlar. Evet, bunlar dil bilgisi literatürümüze yeni giren kavramlar. Hiçbir ders kitabında yok ama kızımın kelime dağarcığında hepsinin yeri ayrı. Akşam yemeğinde önüne pirzolasını almış, Tarkan filmlerindeki "Hancı şarap, et ve kızını getir" diyen adam gibi yumulmuşken aniden çatalı bıçağı bırakıp hüzünlü bir ifadeyle bana dönen kızım pirzolasının kızgın olduğunu dile getirdi. Klasik mavi ekran vermiş anne-baba bakışmasının ardından da tabii ki her zamanki gibi jeton ilk olarak muhterem eşimde düştü. Pirzolada hafif sinir çıkmış, sinir sahibi pirzola da doğal olarak kızgın pirzola oluyormuş. Aslında düşününce hiç de yanlış gelmiyor.


Uyuznaz kızım annesine babasına olan sevgisini ifade etmeyi çok seviyor. Veya biz öyle sanıyoruz. Genelde arkasından bir talep geldiği için henüz kesin bir karara varamadık. Ama tatile çıktığımız ilk gün, oteldeki odamıza yerleşirken balkondan manzaraya bakıp bir anda geri dönmesi ve önce bana "Canım babammmm!" sonra da annesine "Canım annemmm!" diye sarılmasıyla, içten olduğuna biraz daha inanmıştık ki, çocuk hızla tuvalete koştu ve "Canım klozet!!!!!" diye bağırdı. Sinir şey.

Kızımın söylediği şarkıların sözlerini değiştirip birlikte söylerken onu şaşırtmak en sevdiğimiz oyunlardan biri. Fakat bazı şarkıların dokunulmazlığı var. Daha Dün Annemizin adlı eskimeyen, eskiyemeyen parça bunların başında geliyor. Her yanlış söylediğimde Gıcıksu sinirleniyor ve düzeltmek için kıymetli vaktini bana ayırıyor. Benim için sorun yok, kızım benimle vakit geçiriyor. Ama sonunda doğrusunu söylememin hatta "Aferin baba doğru söyledin" diye takdir etmesinin ardından "Hadi Fofo çiçekli bahçemize çıkalım" diyip kıçını dönüp gitmesi çok koyuyor. Satıcı Fofo da tıngır mıngır peşinden gidiyor. Kazanmam imkânsız.

Muhterem eşimin çizgi filmlerde bile ağlama huyu Zilli Prenses'e de geçmiş gibi görünüyor. Olur olmadık şeylere içlenip muslukları açıyor. Sıcak bir tatil gecesinde, insanlar kumlarda voleybol oynayıp, mangallar yakarken ve keyifle çardak barlarda eğlenirken, "Köpeğimi özledim, vuaaaa!" diye babası dondurma almamış gibi ağlayan tek çocuk bizimkiydi. Tek suçum da "Fofo'yu özledin mi kızım?" diye sormaktı. Zaten utanmasa hanım da ağlayacaktı kesin ama iyi tuttu kendini.

Perşembe, Ağustos 16, 2012

İç Savaş Günleri


İşte o sancılı ve gergin dönem geldi. Hoş geldi, sefa geldi. Bu kız hangi takımı tutacak? Yani aslında bu bir geleceğe yatırım meselesi. Ebeveynin iki tarafı da ileride kızıyla maça gitmeyi ve evde Galatasaray-Fenerbahçe maçı seyrettikten sonra diğerine kızıyla birlikte "Ahaha, nasıl geçirdik!" yapma hayalleri kuruyor. Annenin kızına şarkı diye Fenerbahçe marşları söylediği günü tesadüfen fark ettiğim gün savaş ilan edilmişti ama herkes soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Artık saklayacak bir şey yok. Niyetler ve amaçlar belli. Biz kendi aramızda bu ufak çekişmenin kazanan tarafı olmaya çalışırken Zilli Prenses ne yapıyor? İki kulübün talip olduğu futbolcu şımarıklığını sonuna dek kullanıyor. Annesi Fenerbahçe için tezahürat yapmasını istediğinde "Babam bana "En büyük Galatasaray" demem için top Mozart veriyor" diyerek ortalığı kızıştırıyor. Bu kadar mı? Tabii ki hayır. Arabada giderken annesinin arkada, yanında oturmasını isteyen kızım "Yanıma oturursan Fenerli olurum" diyerek tersten milli marş söyletecek kadar sıkıştırıyor kadını. Dondurma yemeye giderken de "Baba, en büyük Galatasaray, değil mi?" diye sorup iki top yerine üç top yemeyi garanti altına alma çabası da takdire şayan.

Müzik. Kızımın uğraşmasını en çok istediğim şey. Mutlaka bir enstrüman çalsın diye ne adaklar adadım, şu yaz mevsiminde ne sivrisinekler kurban ettim. Enstrüman için erken ama şarkı söylemeye bayılıyor. Tanıdık şarkılara eşlik etmeye bile başladı. Mesela olimpiyatlarda 200 metre kelebek ödül törenini seyrederken, altın madalyayı alan Güney Afrikalı Chad le Clos'un bizim basının tabiriyle milli marşını tüm dünyaya dinlettiği anda, kızım da heyecanla bana koşup "Baba! Ali Baba çalıyor!" diye sevinç çığlıkları attı. Kulağı çok iyi, çok!

Araya ufak bir bilgilendirme gireyim. Karikatürlerde ve eski Türk filmlerinde çok rastlanılan kadınlar hamamı sahnelerini düşünün. Kadınlardan biri mutlaka artık eşek kadar olmuş oğlunu da getirmiştir ve diğer bir kadın da kendisine "Hanım, hanım, kocanı da getirseydin bari" diye serzenişte bulunur. İşte o lafın tonlamasını aklınızın bir köşesine not edin.

Muhterem eşim zahmet etmiş, bize güzel bir mercimek çorbası yapmış ve her zamanki gibi içine biraz sebze katmayı ihmal etmemiş. Canım benim, ne de çok düşünür bizi. Akşam sofraya oturduk. Çorbalarımızı önümüze aldık ve kaşıkları daldırdık. Çok da güzel olmuştu, belirteyim. Kızımız da kaşığını çorbayla doldurup ağzına götürdü, çorbasını yuttu ve annesine dönerek fikrini belirtti. İkinci cümle için o not ettiğiniz tonlamayı kullanın.

Anne bu ne biçim çorba? Kabak çorbası yapsaydın bari!


Çocuğa kabak çorbası diye bir şeyin varlığını öğreten kadına mı kızılır, yoksa annesine, balık lokantasında "Kuru fasulye getir, ıspanak getir" diye espri yapan herifle aynı tavrı yapan kıza mı? Kamuoyunun vicdanına bırakıyorum.

Pazar, Temmuz 29, 2012

Kıvırcık Çocuk


Yaramaz Kedi

Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanların birinde çok yaramaz bir kedi varmış. Yaramaz kedi bir gün ağaçta bir kuş görmüş. Kuşu yemek için sessizce ağaca tırmanmaya başlamış. Tam o sırada kediyi gören kuş "Aaaaaa" diye çığlık atarak kaçmış. Kedi hönk diye kalmış. Bitti.

Külkedisi

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir prenses varmış. Bu prensesin iki ayakkabısı varmış. Bir gün birini kaybetmiş. Sonra da bulmuş. Bitti.

Bir kelimesine bile dokunmadım, bir tane bile eklemedim. Her gün böyle progresif masalları dinlerken, başlasa da çevirsem dediğim Once Upon A Time hiç sezon arası vermemiş gibi geliyor bize de. İyi oluyor.

Zilli Prenses'imin isyankâr hâlleri de ciddi bir metamorfoz döneminde. Eskiden "Hayır baba!", "Of be anne!" şeklinde gösterilen tepkilerin yerini duymazdan gelmeler hatta ara ara "Müdür bu, buna konuş" der gibi arkasını dönüp gitmeler aldı. Sevgili kızımızla birlikte yemeğe gittiğimiz bir gün, hanımefendileri yedikleri miktarın yeterli olduğuna karar verip artık yemeyeceğini dile getirdi. Olayın varacağı noktayı iyi bilen anne de hemen "Biraz daha ye kızım" diyerek Zilli Prenses'i üstü kapalı olarak, bir somun ekmeği alıp masadan kaçmaması konusunda uyardı. Tam o sırada gelen garson da "Tabağınızı alayım mı?" diye ebeveyn kısmına bir soru yöneltti. Kendisine tamam dedikten sonra da olaya üçüncü ses karıştı.

-Benimkini de alabilirsin.

Sonuç: Panikle tabağı kurtarmaya çalışan ve o arada çatalı havaya uçuran bir baba ve olayın şokunu atlatamadan dili döndükçe "Eki, hebele, yok, hö, mav!" nidalarıyla garsona engel olmaya çalışan anne.

Anne olayın şokunu bir süre atlatamamış olacak ki, yemekten sonraki yürüyüş faslımızda karşıdan gelen çocuk kaldırımda tökezleyince kendi düştü sanıp bir yerlere tutunmaya çalıştı. Kıvırcık Çocuk bile annesi akşam akşam kaldırımda niye Hokey Pokey dansı yapıyor diye baktı.


Cumartesi, Haziran 30, 2012

Hayat, Vapurlar Falan


Sevgili kızım emin adımlarla diktatörlük yolunda ilerlerken, karı-koca olarak darbe yapmanın uygun bir zamanını nafile de olsa kolluyoruz. Ailenin yönetim şekli konusundaki ikazlarımızı şarkılar, şiirler ve nostaljik sohbetlerle geçirmeye çalışıyor ama eminim bir gün bizim de söz hakkımız olacak. Umutluyuz. Benim de eşimin hakkı en azından bir günü "Chucky bu, yemin ederim Chucky'yi doğurmuşum" diye duvara kafa atmadan geçirmek.

Hanım kızımızı arabaya oturtan anne, kemerini kendi bağlamak istiyor diye 5 dakika ağaç olur, nihayet kemer faslı bittikten sonra kızının kapısını kapatır ama tam kocasının yanına oturmak için ön kapıyı açarken arkadan fırça gelir.


-Heeeey, yanıma otur dedim sana!!

Baba, kızıyla  bir saat oynadıktan sonra evin geçimini sağlamak için çalışmaya oturur ve içeriden koşturarak kaşları çatık kız gelir.

-Sinto sana çalışma diyorum!

Makarnanın üzerine yoğurt koymanın hem faydalı hem de güzel bir şey olduğunu anlatmaya çalışmak da boşuna. Tek kaşını kaldırıp bakar ve Horatio Caine tonlaması-Sörf reklamındaki Rüştü ifadesi karışımıyla son noktayı koyar.

-Yoğurt koymam, ben soğuk yemem.

Şükür ki "Ay ne dominant çocuk, zekâsından böyle yapıyor, üstelik lider ruhlu" falan gibi sanrıları olan bir ebeveyn değiliz. Çocuğumuzun ne kadar saftirik olabildiğini ilk elden yaşayıp suratına gülmemek için başka tarafa tüyecek kadar aklı başındayız. Yoksa "Yarın okulu kırıp Eminönü'ne gidelim mi?" diye sorduğum çocuğun "Hihohahaha, parçalayalım baba. Bir daha gitmem" veya "Niye eminmiş önü?" cevaplarına "Espri yapıyor, ne zeki çocuk" demeyi ben de bilirdim ama malzeme belli.

Ama çocuğumun gözünde ben çok büyük adamım onu anladım. İskelede beklerken yeni vapurlardan birinin geldiğini görünce "Aaa yenilerden geldi" dememin ardından kızım bana "Senin yeni vapur bu mu baba?" diye sordu. Sonra da Karaköy tarafında duran emektar vapuru gösterip "Bu da eskisi mi? Onu verdin mi?" diye sordu. Çok büyük adamım ben çok, gemiciklerim falan var.

Cumartesi, Mayıs 26, 2012

Menfaat Dünyası

Benim sevgili kızım ebeveyninden daha başarılı bir şekilde hayata alışıyor ve uyum sağlıyor. Manipülasyon, maiyetinin damarlarına özel şerbet üretimi ve köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyebilme ihtimalini sevdirme  gibi mesleklerde başarılı olacağına dair sinyaller alıyoruz. Uzatmadan örneklerimize geçelim.

Sevgili Zilli Prenses'in akşam yemeğinden sonra patlamış mısır yemek için yine hararetle annesi ve babasıyla pazarlığa oturduğu ve ana yemeğin sebze olduğu bir akşamda, muhterem eşim önündeki sebzeyi bitirmesi karşılığında babanın patlamış mısır yapacağını kendisine iletti. Sevmediğinden değil ama sebze yani, fazla söze gerek yok. Çocuk yemeğine devam etti. Bu arada kızıyla birlikte sebze keyfini(!!!) paylaşan baba yine meşhur sululuğunu yapmaya başladı.

-Baba seni ne kadar seviyor kızım?
-(Eller açılarak) Çooook!

Bu oyunumuzda doğal olarak babadan sonra anne aynı rutine giriyor.

-Anne seni ne kadar seviyor kızım?
-Az çok.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)

Yağmurlu bir günde cadde gezisi yaparken ve kızımız için şemsiye ararken ufak birkaç ani koşma dışında her şey normal gidiyordu. Yağmur altında el ele gezen ve zıplayan anne-kız manzarası. Bir romantik-komedi fon müziği eksikti. Uzun aramalar sonucunda şemsiye de bulundu. Sweatshirt ve yağmurlukla gezen kızım şemsiyesini de eline alarak caddede havasını atmaya başladı. Bir şemsiye de anneye alındı ancak evden yaz delisi gibi çıkan kadın normal olarak üşümeye başladı. Atını kaybetmiş Bo Derek hâlinde kızın ağır adımlarıyla yürümekten sıkılan üşümüş kadın, kızına seslendi.

-Kızım hadi biraz hızlı yürü, ben üşüyorum.
-Ben üşümüyorum.
-(Zagor okumuş olanlar buraya Çiko tepkilerini koyabilir)


Baba için her şey güllük gülistanlık gibi bir imaj vermek istemem. Kızımın, zihninde beni nasıl bir kalıba oturttuğu konusundan hâlâ emin değilim ve bazen endişelerimin yersiz olmadığını görüyorum. Çünkü salona kahve götürürken yarısını da mutfağa döken babasına yerdeki öbekleri gösterip "Baba niye tükürdün?" diye soran bir çocuk ben görmedim, duymadım.


Son olarak da çocuğumun müzikal dehasıyla övünme faslı var. Okulda öğrendiği şarkıları evde bizlere Repeat+Shuffle şeklinde söyleyen evladım 19 Mayıs etkinlikleri çerçevesinde öğrendiği İstiklal Marşı'nı bizlere duyurmak için karşımıza geçti. "Hazrol!!" komutunu da kendine verdikten sonra milli marşımız evde yankılanmaya başladı.

Kooorkmaaa seeeen Muuustafaaaaaaa...


Mustafa her kimse, artık hiçbir şeyden korkmuyor çünkü kızım nöbette.

Pazartesi, Nisan 23, 2012

Serbest ve Grekoromen Çağrışım


Çocuk mantığına ne kadar hayran olduğumu takip edenler ve tanıyanlar iyi bilir. Yetişkinlerin kafa patlattığı veya isimlendirmeye çalıştığı şeylere ters köşe yaklaşımlar ve yorumlar hangimizi dumur semalarında kısa bir gezintiye çıkarmadı ki? Bizim Zilli Prenses de yeni kavramlar öğrendikçe mevcut bildikleriyle birleştirmekten hiç çekinmiyor. Bu doğrudan veya dolaylı çağrışım yoluyla olabilir, ikisine de hazırlıklı olmak faydalıdır. İki örnekle konuya açıklık getireyim.

Ev işlerinde annesine yardım eden züccaciyeci fili siluetindeki kızım, muhterem eşim bizim yatak odasını toplamaya çalışırken havuzu boşaltan musluk misali annesinin peşinden gerekli düzeltmeleri yapması esnasında geçen yaz çektirdiğim akciğer röntgenini dolabın yan tarafında buldu. Çocuk tabii, meraklı. Hemen yerinden çıkarıp annesine meşhur "Bu neeee?" sorusunu sordu. Öğreten anne de akciğer filmi olduğunu küçük hanıma bildirdi ve kızım kısa bir süre düşündükten sonra cevabı verdi. "Hmmm, ben onu izlemedim." Annedeki Cartman bakışını ölümsüzleştiremediğime yanarım.

Geçelim ikinci örneğe. Zilli Prenses'in okuldan eve yatıya getirdiği grip kardeş beni de kendisine yakın hissedip içime işlemeye başladığında çeşitli vitaminlerle kendisinden korunmaya çalıştığım bir dönemdi. Grip olmak üzereyken veya olduğumda normalde yiyip içmediğim şeyleri canım çeker. O gün de akşam yemeğinde ta doğum gününden kalma açılmamış bir şişe Fanta gözüme ilişti. Akşam yemeğinde şişeyi sofraya getirdim ve anlamsız bir keyifle içmeye başladım. Zilli Prenses'im de merak etti tabii ve tadına bakmak istedi. "Höt, sen çocuksun, olmaz öyle şey! Büyü de gel!" tarzında bir babalık yapmadığımı herkes anlamıştır. Sevmeyeceğinden de emin olduğum için hiç çekinmeden tadına bakmasına izin verdim. İnsanın çocuğunu tanıması iyi bir şey. Sevmedi tabii ama asıl bunu dile getiriş şekliydi yemeğin nefes boruma kaçmasına sebep olan.

Fanta sevmiyorum, panda da sevmiyorum!

Her ne kadar görgü kurallarına uyan bir çocuk yetiştirmeye çalışsak da, kızımızın çok da hanım hanımcık olduğunu iddia etmiyoruz, edemiyoruz. Misal yeni tanıştığı Mert adındaki bir velet. Mert ismini söylerken genelde çocukların ve yetişkinlerin tonlaması bellidir. E harfi inceltilerek veya uzatılarak hatta bazen İ'ye benzeyen şekilde ağızdan çıkabilir. Ama bugüne kadar adı Mert olan birine "Vaaaaart" diye seslenen herhangi bir çocuk veya yetişkin görmedim. Bizdeki incelik de bu kadar.

Pazartesi, Nisan 09, 2012

Ben Tek Siz Üçünüz

Mahallede top oynayıp da şu kalıbı çeşitli şekillerde duymayan veya kullanmayan yoktur diye tahmin ediyorum. İki taş arası kaleye gol atmaya çalışırken kolaydı tabii hayat. Sıkıysa 35 yaşlık farka rağmen her lafıyla, tırnak yediren özgüvenini dağlara taşlara haykıran kıvırcık bir zilliye anlatın derdinizi.

Ailece oturduğumuz yerde pek kalamadığımız için oyunlarımız da genelde fiziksel kalıplar içerisinde gerçekleşiyor. Kaydırakta kartopu etkisi yaratma, koltuktan ters atlama veya üç deyince birbirimize doğru bağırarak koşup göğüs tokuşturma gibi baba-kız-anne-köpek oyunlarımız var. Köpek nasıl oynuyor bunları kısmının kurcalanmamasını özellikle rica ediyorum. Tabi genelde oyunların kuralları, kural değişiklikler ve süreleri Zilli Prenses tarafından belirleniyor. Son zamanlarda kızım nihayet dans sevmeye başladı. Şimdi dans deyince herkesin kafasında kısmen zarif hareketler ve müzikle ahenkli kıvırmalar imajı oluşuyor. Bizde öyle değil. Bizim danslarımızda, üç gün önce avlanmış mamuttan kalan son et parçasını paylaşamayan mağara adamlarının medeniyeti ve zarafeti var. Uzatmayayım, okuldan gelen Zilli Prenses o günkü dans dersinin de etkisiyle annesiyle beni hemen mutfağa çağırdı. Amacımızın ne olduğunu sorduğumuzda "Dans edeceğiz ama bekleyin" cevabını aldık. İyi, en azından başımıza sert bir şey gelmeyeceği kesinleşti. Hemen salona koşan küçük hanım sandalyesini de getirdi ve mutfağın ortasına koydu. Dekora niye ihtiyacımız olduğunu anlamaya çalışırken küçük dev koreograf annesini ve beni arzu ettiği stratejik noktalara yerleştirdi. Sakin bir havayla sandalyesine oturdu ve "Şimdi dans edin" diye buyurdu. Annesiyle bakışırken aklımızdan geçen tek düşünce vardı.

"Lan yapmazsak silah çekip ayaklarımızın etrafına sıkmaya başlar mı?"

Fofocuğum da artık tekmili kime vereceğini öğrendi. Bir zamanlar evde beni reis, muhterem eşimi de aziz ve sadık dostu olarak bilirdi. Sabah sesimizi duyar duymaz odanın kapısına gelip dışarı çıkmak için en Küçük Emrah hâliyle bakardı. O da kalmadı artık. Sabah önce Zilli Prenses'e tekmil veriliyor. İşini o kadar ciddiye alıyor ki sabaha karşı yanımıza gelen küçük hanımı yatağında bulamayınca "Oğlum Fofo, günaydın canım, güzel oğlum benim" diye kafasını okşayana dek odasında bekliyor pis dönek.

Dondurma hâlâ ve iyi ki en sevdiğimiz tatlı. Hele anne elinden çıkmış taptaze dondurmanın üstüne tanımıyoruz. Övünmek gibi olmasın hanım biraz hamarattır. Zilli Prenses'in kâsesine koyduğum dondurma kısa süre içinde silip süpürülüyor. Boş kâseyle masada oturan canavar babasının kâsesine göz dikiyor ve korkudan nefes almadan bitirmiş olan babaya "Ne? Hepsini bitirdin mi?" diye fırçayı kayıyor. Bitti mi? Bitmez. Annenin kâsesinde hâlâ dondurma kaldığını öğrenip masadan kalkıyor ve az önce babasına posta koyan kendisi değilmiş gibi "Anneciğine" bir kaşık dondurma yediriyor. Bundan sonraki taktik süper.

-Anne sen dondurma sever misin?
-Evet kızım severim.

-Hmm, ben de çok severim.
-Peki kızım.

Ama benim dondurmam kalmadı anne.
Kâsem boş, hepsi bitti.


Herhâlde sonucu söylememe gerek yok.

Salı, Mart 20, 2012

İmaj Her Şeydir


Böyle bir Dallas, Yalan Rüzgârı havasında günler yaşıyoruz. Damarlarımızın cinsine göre verilen şerbete bağışıklık kazanamadığımız gibi her seferinde ilk defa enjekte ediliyormuş gibi şen şakrak oluyoruz.

Saçını boyatan anneye ilk tepki olarak "Beğenmedim" diyen Zilli Prenses, olayın üzerinden henüz on dakika geçmişken ve anne hâlâ kulaklarından duman sızdırıyorken, ele geçirmesi gereken çikolata için mutfaktaki cefakâr kadına "Anne saçını çok beğendim" şeklinde lafa girebiliyor. Veya "Babacığım yeni tişört almışsın, ne güzel. Çok beğendim" deyip sarıldıktan sonra "Bu akşam salonda yatayım" diyebiliyor. Kesinlikle taviz vermiyoruz dememi bekleyenler varsa ebeveynlik eğitimi vermeye çalışan bloglara geçsinler. Buradan size faydalı bilgiler çıkmaz.


Her zaman etraftaki tecrübeli ebeveynler uyarıda bulunur. Çocuğun yanında konuşurken dikkatli olun çünkü olmadık yerde rezil olursunuz. Ama her zamanki gibi eksik bilgi verilmiş bize. Bu olay iki yönlü işliyormuş. Zilli Prenses okulda gördüklerini evde canlandırma ihtiyacı hissedince ortaya çıkan manzara uykularımızı kaçırmaya başladı. Diğer veletlerin okula yansıttığı durumlar bizim ailede tuhaf mizansenlerin oluşmasına yol açtı. Örneğin dondurma yerken hayvanlar hakkında yapılan bir sohbet esnasında inek, eşek, köpek, Fofo derken aniden brutal vokal moduna geçen kızım önce hayvan dedi, sonra da "Anne sen hayvansın" ile konuya noktayı koydu. Kaşığı yutan baba bir taraftan yaşam mücadelesi verip diğer taraftan kızına bunun ayıp bir şey olduğunu anlatmaya çalışırken hanım kızımız hızını alamadan dönüp "Baba annem hayvan!" diyip gülmeye başladı. Çocuğa kızmanın alemi yok, arkadaşlarını suçlamanın zamanı değil (evet itiraf edin ebeveynler, onun da zamanı gelecek), "Aman canım unutur" demenin sırası hiç değil. Şimdi bu olayı burada keselim. Başka bir örnek de geçen akşam benimle ta en başta sözünü ettiğim nerede yatsam pazarlığı esnasında vuku buldu. Salonda mı yatayım, odamda mı yatayım, annemlerin yatağına mı konuşlanayım pazarlığı yapan Zilli Prenses'e yatağımda yatmak istediğimi, o nedenle bizim odada yatma seçeneğinin zaten bu tartışmanın konusu olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Hanım kızımız yine o meşhur gazlardan birine geldi ve bana salonda yatmamı söyledi. Diyalog aynen şöyle gerçekleşti.

-Kızım niye salonda yatayım, manyak mıyım?
-Evet.

-Saçmalama.
-Baba salonda yatar.

-Kızım ne diyorsun? Salonda mı yatıyor senin baban?
-Evet.

Şimdi iki olayı birleştirip çocuğu okula gönderelim. "Akşam dondurma yedim", "Fofo eve işedi" ve "Burnumda sümük var" gibi olayları anlatan kızımızın okulda çizdiği baba imajı. Ben karısına hayvan diyen ve muhtemelen fırçayı yedikten sonra salonda yatan bir babayım. Alın size mutlu bir aile.

Salı, Şubat 28, 2012

Dışlanıyorum

İki yaş sendromu adındaki felaket yavaş yavaş, zihinlerimizde yıllar önce izlediğimiz iyi bir korku filminin akılda kalan sahneleri hâline gelmeye başlarken yaklaşan diğer tehlikeyi irdelemeyi ve hatta ona hazırlanmayı ihmal etmişiz. Karakteri şekillenmeye başlamış kız çocuğu! İtiraf ediyorum, sevgili Uyuznaz'ım beni neredeyse tamamen çözdü ve şimdi o çok sevdiği oyun hamurlarına yaptığının aynısının daha sertini bana uygulayarak, bu yaşımdan sonra beni yeni bir şekle sokuyor.

Planın ilk aşamasında anladığım kadarıyla babayı özel hayattan tamamen ve tez zamanda soyutlamak var. Okulda ne yaptığını anlatmayan, sorulduğunda konuyu değiştiren, kuzenleriyle, arkadaşlarıyla veya yakınlarıyla bile neler yaptığını babaya anlatmayan bir çocuk var karşımda ve henüz bana koyduğu bariyerleri aşmayı beceremedim. Diyaloglarımız genelde şu şekilde geçiyor;

-Kızım ne yaptın bugün jimnastikte?
-Baba Yiğit Kaan okulda mı?

-Neler oynadınız anneanneyle?
-Hadi koşalım baba, koş!

-Anneyle neler yaptınız?
-Baba Top Mozart var mı?

Zorlamak olmaz tabii. Niye olmaz bilmiyorum ama olmazmış. İsterse anlatacakmış. Kendi özeli olmalıymış. Olsun tamam. Ama niye o özel sadece bana onu anlamıyorum? Sitenin kapısından girerken güvenlik görevlisine okulda, sokakta yaptığı her şeyi, selamlaşmadan hemen sonra anlatıyorsa bunda bir terslik olduğunu düşünmem anormal değildir herhâlde.

Tuhaf da gelse Zilli Prenses'in tavırlarındaki değişimi izlemek hoş oluyor. Giyim mağazalarında kıyafetleri alıp üzerine tutması, babasının büyük bir hevesle gösterdiği tişörte bakıp "Hayır, beğenmedim" diyerek arkasını dönüp gitmesi, pili bitmek üzere olan tableti uzatıp "Baba şunu şarja koyar mısın?" demesi, öğrendiği şarkıların sözlerini ve melodilerini düzgün ve eksiksiz ellişer kez söylemesi ve hepsinin koreografilerini öğretmesi gibi.


Ebeveynlik aslında tamamen bir öğrenme süreci. Mesela bizim bu ay öğrendiklerimizi şöyle bir gözden geçireyim. Özgüveni oturmaya başlayan çocuk lokantada hesap ister, paket serviste beklerken kaşla göz arasında kaybolup elinde lolipopla çıkagelir ve "Baba bak, şeker kopardım nihaha" der, arabaya yerleştikten sonra ama kontağı bile çevirmeden önce "Hemen kemerini tak baba, arabada kemersiz olmaz" şeklinde sert bir dille uyarır, annesiyle dışarı çıkarken evde kalan babaya sulu boyası bittiği için evde kalmasını ve yenisini almak için çalışmasını buyurur. Ha bir de fotoğraf makinesine mercek adaptörü almak isteyen babaya "Ne gerek var ki? İhtiyacın yok" diye mağazanın ortasında kapağı takar.

Cumartesi, Şubat 04, 2012

Ergenlik Provası


Olmuyor.


Yapamıyorum işte. Kim ne derse desin faydası olmuyor.  Kabullenemiyorum. Kızımın büyüdüğünü kabullenemiyorum.Günden güne her şeyin daha fazla farkında olmasını, daha başına buyruk olmasını ve mütemadiyen evde birine posta koymasını kabullenemiyorum. Ben çenesini öpmek için saldırdığımda "Bir dakika baba, Rio seyrediyorum" demesini, odasını toplamasını istediğimde "O zaman tableti tut, bir yere gitme" diye ferman buyurmasını veya "Yerim seni kız!" dediğimde "Hayır baba, ben yemek değilim" gibi naturalist tavırlar takınmasını kabullenemiyorum. Yuvadakiler bile dalga geçmeye başladı. Artık biraz daha uzun kalsın mı diye sorduğumda "Hehehe siz nasıl dayanacaksınız Sinto Bey?" cevabını alıyorsam durum vahamet eşiğini aşmıştır.

Ama büyüdüğünün yüzüme tokat gibi çarptığı an bunların hiçbiri değil. Geçtiğimiz hafta Zilli Prenses'i  öğlen okulundan aldım ve arabada sohbet ede ede eve doğru yol alırken her zamanki soru-cevap oyunumuzu oynamak istedim. Aslında oyun da değil, soruları ve cevabı belli olan bir sohbet. Kızıma arada bir arka arkaya babasının meleği, prensesi, güzeli ve bilumum babaların kızlarına layık gördüğü sıfatlar kim diye sorarım ve o da heyecanla "Ben!!!" diye cevap verir. Yine saydırmaya başladım.

-Babasının meleği kim?
-Ben. (Bunu her zamanki heyecanıyla değil de biraz durgun söyledi. İyimser bir baba olarak okul yorgunluğuna verdim.)

-Babasının prensesi kim?
-Ben. (Aynı durgunluk devam. Bir terslik olabilir.)

-Babasının aşkı kim?
-Ben. (Lan bir terslik var. Dur şunu şaşırtayım)

Sonraki soruyu otopark kapısının açılmasını beklerken arkaya dönüp sordum ve o korkunç yanıt ve manzarayla karşılaştım.

-Baba seni ne kadar seviyor?
-Ben.

Evet, kızım camdan dışarı bakarken hiç istifini bozmadan ezberden cevap veriyordu. Beni dinlemiyordu bile. Hatta "Yine başladı bu moruk" diyordu içinden, bundan eminim. Hemen annesine koşup olayı anlattım ve ikinci darbeyi orada aldım.

-Hı-hı, evet canım. Büyüyor işte.

Dedi ve gitti.

Sevgili kızım nedense geceleri zamanında ve deliksiz bir uyku çekmemekte ısrarcı. Ya sıkılır yanımıza gelir ya su ister ya da sadece ilgi ister. Suyu ve ilgiyi aynı anda istediği zamanlar evde hareketlenme oluyor çünkü sudan sorumlu devlet bakanlığına ben atandım. Hanımefendi odasında "Anne!" diye seslendiğinde yanına giden sevgili eşim tekmilini verdikten sonra "Baba su!" talebi evin duvarlarında yankılanır. Tam da o gece suyunu odasına koymayı unutmuşum. Odadan çıkıp mutfağa doğru giderken bugün hâlâ öğrenemediğim bir sebepten dolayı Fofo'yu tuvaletten çıkarken gördüm. Sabahın beşinde ilk bakışta jeton düşmediği için tuvaleti iki adım geçtikten sonra geri dönüp sıpayı salona doğru kovaladım. Mutfakta kızımın suyunu doldurup geri dönüş yoluna girdim ve demin salona postaladığım köpek bu sefer de küçük tuvalete girmiş, lavabonun altından sinsi sinsi bana bakıp onu görmeden geçip gitmemi bekliyordu. En son kendisini kapısı kapalı tuvaletin önünde yatar hâlde bulan muhterem eşim çareyi yatağını oraya taşımakta buldu. Tuvalet saplantılı köpek. İki saat önce yatağında yatıyordu. Manyak.

Bu arada öğretmenlerinin dediğine göre kızım müziği seviyormuş. Nasıl sevindik anlatamam. Sign of the Horn yapıp "Baba kafanı salla" dediğinden beri bu kadar sevinmemiştik. Hâl böyle olunca da kızımın en sevdiği yerlerden biri bizim Coşkun'un oyun odası. Geçenlerde en son bas gitar da çaldıktan sonra kızımın kalbinde ayrı bir yere oturdu. Yine müzik aşkının coştuğu bir anda parka giderken sevinçle bağırdı kızım.

Ben Coşkun'un evinde paket çaldım baba. Coşkun bana paket alacak baba!

Çocuğunun konuşmasını harbiden sadece ebeveyn çözermiş. Yandan geçen adam çocuk paket çaldığına seviniyor diye bana pis pis bakarken ben bagetin ne olduğunu öğrenmiş bir çocuğum olmasının haklı gururunu yaşıyordum.

Cuma, Aralık 23, 2011

Aşağıdakiler ve Yukarıdaki

Son bir aydır savaştığımız hastalıkları üzerimizden atmaya başladık. Evin kızları yavaş yavaş düzeliyor. Tabii bu dönemi mecburen evde geçirmek zorunda kalan Zilli Prenses bize yeni malzemeler vermeye devam ediyor. Kızımın içindeki dominant ve kuralcı varlık da iyice yüzünü göstermeye başladı. Hâlâ ciddi bir Tembel Kasaba ve Hayal İzcileri hayranı olan sevgili kızım şarkıları ezberlemeye başladı. Bir yandan söyleyip bir yandan kendince zarif figürlerle dans ederek eşlik ediyor. Arada gaza gelip potpuri yapıyor. Baba kişisi de boş vaktini kızıyla değerlendirmek için kendisine sevdiği bir Tembel Kasaba şarkısıyla yaklaşma teşebbüsünde bulunur. Fakat hanım kızımız küçümser bir tavırla kafasını bile tam olarak çevirmeden babasına cevap verme zahmetine girer.

-O şarkıyı demin söylediler.

Monitörün arkasından yükselen anne kafası, kısa süren şaşkınlık ve annenin kıs kıs gülmesi. "Kapağını alayım mı hayatım?" diye yardım bile teklif etti canım! Ama etme bulma dünyası diye boşuna dememişler. Birkaç saat önce salondaki masanın üzerine çıkmış ağaç süsleyen kızımıza annesi "Yerim hüleyn beni seni bücür" diye hamle yaptı. Hedef belliydi. Popodan bir ısırık alınıp sonra neresi rastgelirse öpülecekti. Ama sevgili kızım bu sefer dönme zahmetine bile girmedi. "Anne rahatsız etme lütfen" lafının ardından anne screenshot gibi kaldı, baba kıs kıs güldü. Ama hakkını vermem lazım, karım gerçekten tam bir Fair-Play abidesi. Kulaklarından çıkan siyah dumana rağmen yanıma yaklaştı ve kapağını almamı rica etti.


İnsan bazen çocuğunun neleri nereden öğrendiğini çözemiyor. Veya bazı benzetmelerin hangi çağrışımlar aracılığıyla ortaya çıktığını. Bu akşam da yemekte artık kurcalamanın veya derine inmeye çalışmanın anlamsız olduğuna ve hakikaten "Çocuktur, ne yapsa yeridir" demek gerektiğine karar verdik. Yemek yediğimiz yerde Zilli Prenses'e gelen tabakta bir miktar maydonoz vardı. Bizimki de hafif hafif bunları kemirmeye başladı. Kızının otlaması annesini dünyanın en mutlu insanı yapıyor. Ben anlamıyorum ama kurcalamamak ve olabildiğince uyum sağlamak en güvenli yol. Şuna itiraz edecek bir erkek de tanımıyorum zaten. Bir süredir kemirdiği maydonozu inceleme ihtiyacı hisseden kızım önce şöyle bir kaç kez maydonozu çeşitli açılardan tanımaya çalıştı. Sonra yaprakları okşadı. Tam olarak hatırlıyorum, elinde dört yaprak (veya o yonca gibi olan kısmına ne deniyorsa) vardı. Kleopatra dürtmüş olacak ki bizimki bir anda sandalyesinde iyice arkasına yaslandı ve elindeki maydonozu yüzüne doğru yelpaze gibi sallayarak "Offf, çok da sıcak oldu burası" dedi. Biz bir şey diyemedik. Biz bir şey yapamadık. Biz öylece kalakaldık. Ve çocuk maydonozu yedi.

Cuma, Aralık 02, 2011

Erken Uyarı

Her ebeveynin dikkat etmesi gereken ileriye dönük işaretler vardır ama birçoğunu "Ah canım, çocuk işte" diyerek görmezden geliriz. Biz de farklı olduğumuzu iddia etmedik ama gözümüze gözümüze sokulan ve hani şu çok moda olan "Karma" muhabbetini destekleyen alametlere kayıtsız ve endişesiz kalamayacak duruma geldik. Gençliğimizden ve hatırladığımız kadarıyla çocukluğumuzdan aklımızda kalan ve bir kısmını "Ne piçmişiz be" diye belki de gururla andığımız bazı tavırlar, hani şu gazetelerde manşetten verilen tokat gibi cevap şeklinde suratımıza çarpınca önümüzdeki yılların robot resmi ortaya çıkmaya başladı.

Yatağa yatırılmak suretiyle uyuması umut edilen sevgili kızım daha önceki tepkilerinin işe yaramadığını görünce yepyeni bir taktikle annesinin karşısına çıktı. Diyalogu aynen aktarıyorum.

-Anne ben gözlerimi kapatamıyorum.
-Niye yavrum?
-Bozuldular. O yüzden uyuyamam.


Tahmin edileceği üzere akşam yatmak istemeyen çocuk sabah da kalkmak istemez. Bin bir dil dökülen Zilli Prenses, çizilen her türlü toz pembe tabloya rağmen kalkmamakta direnince kesin bir tavırla kendisine kalkması ve okula gitmesi gerektiğini bildirdim. Tek gözünü açıp yataktan kafasını kaldırmadan "Baba, karnım ağrıyor" dedi  ve kıçını dönüp uyumaya devam etti. Babaya da çocuğu yataktan sökmek kaldı.

Zaman zaman amaçlı veya amaçsız ailece yürüyüşlerimiz olur. Böyle zamanlarda da puset kavramını hayatının flu anılarından biri hâline getirmiş olan kızım da koşmayı tercih eder. Karı-koca yanımızda çocuğumuzla yürürken iki laf etme şansına bu nedenle sahip olamıyoruz çünkü nöbetleşe çocuk peşinde galop, sprint antrenmanı yapıyoruz. Hanımefendinin koşacak keyfi olmadığında, kısaca canı kapris yapmak istediğinde de kucak talepleri ardı arkası kesilmeden ebeveyne ulaşıyor. Mümkün mertebe kucaktan uzak tutmaya çalışıyoruz. "Ne gerek var kızım?", "Saçmalama, eşek kadar oldun" telkinlerinden majestelerine sıkıntı geldiği zaman da "Ah baba, çok bacağım ağrıyor. Geçen gün vurmuştum, o yüzden" veya "Anne ayağım ağrıyor, yürüyemiyorum" şeklinde ebeveyn kafalama taktiklerine geçiyor.

Yıkanmak hâlâ ciddi bir sorun. Kafasına, yüzüne su gelmesinden nefret ediyor Matmazel. Her banyo sefamız küçük kıyamet havasında geçiyor. Sadece elini tutan ve çeşitli şekillerde destek olan ben, apartmana yapılan "Hayır baba, yeter baba, yapma baba!" canlı yayını yüzünden komşular tarafından muhtemelen cani, psikopat ve dayakçı olarak görülüyor olmalıyım. Son zamanlarda bu tepkiler yerini çeşitli bahanelere bıraktı. Mesela tam banyoya girmek üzereyken gelen çiş bir türlü bitmek bilmiyor.

Kimi buna yediğimiz hurmalar der, kimi buna rüzgâr ekmek der, kimi etme bulma dünyası, kimi de karma der. Verilecek isim ne olursa olsun konuştuğumuz herkesin fikrini belirtme şekli değişmiyor:

Ergenlikte sıçtınız.

Salı, Kasım 22, 2011

Hatalıyız

Başlıktan da anlaşıldığı üzere farkındalığı yüksek bir ebeveyn olma yolunda emin ama ürkek adımlarla sekiyoruz. Kafamızda oluşturduğumuz ve veledin haberdar olmadığı binlerce ideal yerini yavaş yavaş endişeye bırakmaya başladı. Bir yerlerde yanlışlar girdabına kapılmış olmalıyız ki ne dersek tam tersi karşımıza çıksın. Zilli Prenses'ten en son "Tamam", "Peki", "Olur baba" gibi sözleri ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum. Muhterem eşime söz verdiğim, yılbaşından sonra düzelmeye başlar süresinin de sonuna gelmek üzere olduğumuz için şahsi gerginliğim iyice arttı. Ocak ayı içinde kaç defa "Hani düzelecekti bu çocuk? Yok ben kesin Chucky'yi doğurmuşum!" kalıbını duyacağımı tahmin bile etmek istemiyorum.


Gerginliği sevmeyen bir aile olduğumuz için çocuğumuzu da sakin, sessiz, kavgasız ve gürültüsüz bir hayat geçireceği şekilde büyütmeye çalışıyoruz. 24 saat beni benim tepeme koysanız kafayı yerim ama muhterem eşimin senelerdir gösterdiği sabır ve anlayış belki de genç dimağlara tez konusu olabilecek seviyede. Neyse, tabii ki çocuğumuzu hem yaşı hem de genel olarak konseptin hoş olmaması nedeniyle kavgalı, gürültülü ve şiddet içeren şeylerden uzak tutmaya özen gösteriyoruz. Bu konudaki tek derdim 7 yaşına kadar Star Wars ambargosu koyulmuş olması. Onu bir şekilde aşacağım ama henüz yolunu bulamadım. Bizim Zilli Prenses de Tembel Kasaba'nın bir bölümünde gördüğü dinozordan korktuğu için uzun süre o bölümü izletmedik. Rezil Robbie dinozor kostümüyle milleti korkutmaya çalışıyordu. Bir ara "Odamda dinozor var mı?" falan diye sorunca biz de tatlı tatlı kendisine böyle bir şey olmayacağını ve korkmasına gerek olmadığını söyledik. Söylemez olaydık. Kendi çocuğunu tanımayan ebeveyn olur mu? Olur işte. Çocuğun zamanla korkusu geçer diye ümit ederken bir anda karşımızda dinozor manyağı, evet harbiden manyağı, bir çocuk bulduk. Evde dinozor yapbozları, figürleri, resimleri ata sporumuz cirit oynamaya başladı. Tembel Kasaba'nın dinozorlu bölümü de kesmeyince farklı arayışlara yöneldik. Burada YouTube imdadımıza yetişir gibi oldu. Elde tablet, hanımefendiye dinozorlu videolar aramaya başladık. Bu arada şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Her dinozor dinozor değildir, ben dinozora dinozor demem T-Rex olmayınca konsepti nereden yerleşti henüz çözemedik. Konu dinozor hele T-Rex olunca tabii ki öyle pek sevimli görüntüler bulunmuyor. Yine böyle bir görüntü arayışında sevgili kızımla elimizde tablet yatak keyfi yaparken bulduğum bir videoda T-Rex efendi masum bir dinozora saldırdı ve o masum görünen dinozor da karşılık verme ihtiyacı hissetti. Hemen parmağımı durdurma düğmesine uzattım ve aynı anda Zilli Prenses'e açıklama yaptım. "Kızım bunlar kavga ediyor, geçelim." dedim. Aldığım cevaptan sonra sadece South Park sessizliği oldu.

-Ehehe, bırak baba kavga etsinler.

Tableti seven evladım uykusuz olduğu zamanlarda veya on parmak dokunmatik ekran kullanmaya çalışıp da aletin kapasitesini aşmaya çalıştığında hırçınlaşıyor. Böyle yanımda oturmuş oyununu oynarken bir anda gaza gelip tableti davul olarak kullanmaya başlayınca hemen elinden aldım ve eşyalarına düzgün davranmazsa onları geri alacağımı ifade ettim. Suratıma bakıp tablete okkalı bir şaplak atınca ben de zavallı cihazı hırçın kızın elinden alıp kaldırdım. Ertesi gün tekrar tableti isteyen ve önceki sevimsizliğinden eser kalmamış çocuğa da tabletin arızalandığını ve tamirciye yolladığımı söyledim. Aslında yine hata bizde, beklentiyi yüksek tutmamak lazım. Çocuğu tamirci, arıza kavramlarını ne kadar çözdüğünü anlamadan bunu söyleyince gelecek olan cevaba da şaşırmamak lazım.

-Baba tablet Tamirci Manny'de mi?

"Bu çocuk ne zaman babacı olacak kardeşim?" diye söylenmenin bedeli de banyoya girmek isteyen babanın klozet kapağının üzerine çöreklenmiş ve çıkmamakta ısrarcı çocukla yüz yüze gelmesidir. Elden bir şey gelmez dedim ve acil durumlar için sakladığım şort mayomu giymeye gittim. Şortla banyoya girip yıkanmanın her aşamasını da izleyen kıvırcığa açıkladıktan sonra tabii ki çıkma zamanı geldi. İmdada yetişen anne de çocuğu çıkaramayınca irisinden bir havlu uzattı ve hamam kaçkını gibi kabinden çıktım. Tahmin edersiniz ki mayonun çıkması ve yerine iç çamaşırı denen olgunun gelmesi lazım. Çocukken pis kabinlere beni sokmamak için elalemin ortasında havlu içinde mayomu değiştirme eylemini gerçekleştiren annemin taktiğini kullanmaya karar verdim. Yarı yolda çocuk dışarı çıkmaya karar verdi ve aceleyle işimi bitirmeye çalışırken hafif eğilmiş olduğum bir anda "Babaaaaaaa" diye geri dönen Zilli Prenses sevinçli bir hışımla kapıyı itince aldığım darbeyle ufak çapta bir sarsıntı geçirdim ama yine de görevimi başarıyla tamamladım. Saçlarım uzunken aklına gelmeyen kurutma meselesi için ısrarcı olan çocuğa da hayır diyemediğim için banyo sefamı iki büklüm, kafamda bir şiş ve o şişliğin üstüne yediğim iki adet sıcak fön darbesiyle tamamladım. İyiyim, beni merak etmeyin.

Perşembe, Kasım 10, 2011

Bir Terslik Var Ama...

Son birkaç haftadır her çocuğun okul yaşantısının vazgeçilmezi olan hastalık ve aileye bulaştırmayla mücadele ediyoruz. İki gün boyunca uykusunu alamamış tribün amigosu sesiyle dolaşan Zilli Prenses'in hâline üzülüyorduk ama sesinin komikliği yüzünden bir türlü hastalık havasına giremedik. Tabii ki çocuk hasta olunca annenin yarım saatte bir ateş ölçme serüveni de başlar. Önde kulağını kapatıp kaçan çocuk, arkada endişeli ve elinde dereceyle koşturan anne. Manzara süper. Sanki evde canlı Scooby Doo gösterimi var. Sonunda kıkırdayan çocuk yakalanır ve ateşine bakılır. Tabii ardından çocuk "Dereceyi veeeer" diye tutturur. Ona da hazırlıklıyız. Bozuk derece hemen kendisine verilir. Annesinden taktiği öğrenmiş olan Zilli Prenses hemen termometreyi kulağına götürür ve düğmesine basar. İşte bu noktada konsept karmaşası kendini gösterir. Ölçme işlemini bitiren cihaz üç bip sesiyle sahibine haber verir. O anki sahip konumundaki Zilli Prenses de kulağındaki derecenin seslenmesini  karşılıksız bırakmaz. "Alo? Kimsiniz?"

Evdeki yemek kavgasından haberdar olanlar vardır. Kim eline yiyecek bir şey almaya teşebbüs ederse sefil yaratık Fofo dibinde bitiyor. Kızım da bundan yeterince nasibini alıyor. Boy dezavantajı nedeniyle ekstra dikkatli olması lazım. Elindeki yiyecekleri havaya kaldırıp koltuğa koşturmak gibi bir çözüm üretti kendi kendine ama her zaman başarı sağlayamıyor. Elindeki keki mutfakta yavaş yavaş kemirirken bir taraftan da iş yapmaya çalışan anneye laf yetiştiren Zilli Prenses aniden ağlamaya başlayınca herkes panik oldu tabii. Hemen arkasında aceleyle yutkunmaya çalışan Fofo'yu görünce durumu anladık ama yine de küçük hanıma neler olup bittiğini ve neden böyle tutkuyla ağladığını sorduk. Meğer kek, ablanın hiç umurunda değilmiş. "Fofo ayağıma bastııııı" diye serzenişine salya sümük devam etti. Fofo'nun yemeğini almasından hatta kendi kaptırmış olmasından çok kıymetli ayağına dokunulması hanım kızımız için daha büyük bir hoşnutsuzluk kaynağıymış.

Sabah programımız anneyle kızın kahvaltı için uyanmalarının bir süre sonrasında da babanın kalkmasından ibaret. Arada sevgili kızım benim de kahvaltısı sırasında hazır bulunmamı istediği için gelip uyandırıyor. Daha önce bunun nasıl şiddet içeren bir eylem olduğundan söz etmiştim. Yine bu şekilde uyandırılmayı beklerken odaya hızla giren ayakların sesi aniden kesildi. Kısa bir sessizlik gerginliğime gerginlik kattı. Ama ayak sesleri aynı çabuklukla uzaklaşmaya başlayınca kafamı kaldırdım. Son gördüğüm şey başucumdaki tableti kapmış hâlde salona doğru kaçan çocuktu. Beş dakika daha uyuyacak olmama sevinsem mi yoksa tabletin benden kıymetli olmasına üzülsem mi hâlâ karar veremedim. Kararsız kaldığım diğer bir konu da beni uyandırmak (veya bu aralar tableti kaçırmak) için o kadar hevesli olan çocuğun, sabah okula gitmesi için uyandırılmasına cevaben "Anne biraz daha uyuyayım, beş dakika daha" demesinin genetik bir facia veya mucize olup olmadığı.

Minik yavrumuzun sahtekârlık denemeleri de sıklıkla olmasa da devam ediyor. En sevdiği şeyler arasında yer alan badem için yapmayacağı maymunluk yok diyebiliriz. Akşamüstü atıştırmalığı olarak minik bir kâseye koyduğum bademlere bakarak önce "Baba bunlar niye suda değil?" diye sorması hafif bir sefa "malum şeyliği" olacağının göstergesi olsa da, aynı kâseyi yan tutup bademleri tek tarafta topladıktan sonra "Baba buraya badem koymamışsın" demesi ergenlik zamanı ebeveyni nasıl uyutmaya çalışacağının da alameti olarak algılanabilir. Yemezler kızım, anan da baban da çok geçti o yollardan.

Tam yazıyı bitirirken bu aralar sevdiği çizgi filmlerden olan Jake ve Var Olmayan Ülkenin Korsanları başladı. O anda salonda bulunmayan Zilli Prenses'in koşturarak geldiğini duydum ve yüzümde sebepsiz bir gülümseme belirdi. Çizgi filmin baş kahramanı Jake de her bölümün başında izleyen tüm çocuklara korsan ekibine katılmak isterler mi diye soruyor. İçeriden gelen ayak seslerine karışan "Eveeeeeet" çığlığını da duyduğumda gülümsemem biraz daha belirgin bir hâl aldı. Ta ki aynı çocuğun çizgi filmi seyretmek için elinde çamaşır sepetiyle salona girdiğini görene dek. Bağlantıyı çözmeye uğraşmadım, bazı şeyleri hiç kurcalamamak lazım.

Pazar, Ekim 16, 2011

Dedik ki Gezelim

Cuma akşamı uzun zamandır canı onun tabiriyle "Şöyle baba bir İskender" çeken eşime ertesi sabah Bursa'ya gitmeyi teklif ettim. Tabii ki hayır demedi. Ne yapsak, nasıl yapsak, kaçta yapsak gibi görüşmelerin ardından kusursuz bir plan oluşturduk ve tabii ki yine ailemizin en büyük özelliğini unutarak erken kalkmak üzere yattık.

Ailemizin en büyük özelliği de yaptığımız hiçbir programa ilk dakikasından itibaren uyamamak olduğu için ertesi sabah ilk iş olarak Pendik-Yalova feribotunu kaçırdık. Sabahın yedisinde uykusunda uyandırılmış dünya tatlısı ve her konuda uyumlu çocukla birlikte Eskihisar'a çevirdik rotamızı. Otuz saniyelik aralıklarla "Ben gemiye binmiycüüüm", "Baba ne zaman gemiye bincüüz?" gelgitlerini yaşamaya başladığımız noktada canım hayat arkadaşımla "Dönsek mi acaba?" bakışlarını attık. Ama kararlıydık. Feribota bindik. Üst kata tost almaya çıktık. Kıvırcık Tehlike ve annesi vapurda rutin teftişlerde bulunurken ben de tostlarımızı aldım. Bir anda tost sevdası kabaran Zilli Prenses annesinin tostunu zorla alarak az önceki feribot rutinini tosta uyarladı. Dışarıdan bir babanın, bir çocuğun tostundan yiyen anne tuhaf görünse de bu şekilde beslenmeye devam ettik.




Yalova-Bursa arasını uyuyarak geçiren Zilli Prenses gezmeyi planladığımız yerlerde huysuzluk çıkarmaz umuduyla doldurdu içimizi. Bu arada muhterem Frodo'nun da bu gezide bize eşlik ettiğini eklemek istiyorum. Ailemizin bir üyesi olarak herhangi bir organizasyonda arıza çıkarmaması tabii ki imkânsız. İshal köpekle seyahate çıkmak mola sayısını %200 artırıyormuş, onu öğrendik. Ama Hünkâr Köşkü yokuşunda geç fark ettiğim irice bir tümseğin üzerinden uçarken dikiz aynasında tavandan seken köpeği görmek tüm dertlere değdi.

Hünkar Köşkü, Ulucami, Kapalıçarşı ve çevresinde kaçmak ve geri dönmemekte ısrar etmek dışında fazla sorun çıkarmayan küçük hanım, yorgunluk belirtileriyle birlikte normal hâline döndü. Yani canımıza okumaya. Sırasıyla kül tablası, ceviz, simit, yeşil çay, cezve ve fotoğraf makinesi krizlerine giren hanımefendiyi sakinleştirmek için dağa çıkmayı teklif ettik. Aşağıdan hoş göründü ve kabul etti ama teleferik yolculuğunun ikinci kısmında dönüşün sıkıntılı olacağının sinyallerini verdi. Ufak bir parantez açayım. Yukarı çıkana kadar 6-7 tane direk atlaması yapılıyor ve tren köprüsünden arabayla geçmişsiniz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Teleferikteki otuz kişinin "Huuoooooppalaaaaa", "Ayyyyy Recai!", "A... koyyim" feryatları da pek yardımcı olmuyor.

Tepeye çıktığımızda önce biraz yürüyüş yaptık. Epey sisli bir havada bir süre yürüdükten sonra hafif ürpermeler eşliğinde bir şeyler içmek, yemek ve ısınmak amacıyla başlangıç noktamızdaki lokantaya doğru yola çıktık. Zilli Prenses'e yankının ne olduğunu öğretmek için uğraştık ama korktuğunu belirterek hemen buna bir son vermemizi emretti. Haklı, korkutmanın alemi yok çocuğu. Ama aynı çocuk lokantada yemek yerken yankı etkisi elde etmek için duvarlara ismini bağırınca anne ve babaya göz yuvarlamak kalıyor.

Dönüş için teleferiğe binmemizin ardından baba olmanın insanı ne kadar yaratıcı ve toplum gözünde maymun yaptığını da öğrenmiş oldum. Her direkte "Baba sallandık mı?" diye soran kucağımdaki çocuğu rahatlatmak için "Hayır kızım, horon teptim", "Hayır kızım hıçkırık tuttu" gibi cevaplar vermek zorunda kaldım. İşe yaradı mı? Yaradı. Gerisi teferruattır.

Saat 19.30 gibi başladığımız dönüş yolculuğumuzda ufak tefek alışverişler için durduk. 20.30'a doğru sızan Zilli Prenses feribottan inerken uyandı ve ben bu yazıyı yazarken hâlâ uyanık. Bu arada sabah yedide evden tam kadro çıkıp da gecenin on birinde ellerinde pazar torbalarıyla dönen site sakinlerini gören güvenliğin "Manyak bunlar" bakışları da gözümüzden kaçmadı. Karım gittiği şehirlerin pazarlarını eve getirmeyi seviyor, elimden bir şey gelmez.