Sabır dediğimiz şey meğer ne kadar esnek ve mitoz bölünen bir şeymiş. Kalmadı denilen noktada hemen yeni parti geliyor. Eskiden hep merak uyandırırdı, bu yaşta çocukları olan ebeveynler niye şaşı bakıyor diye ama sonunda ben de öğrendim. Çocuğun bebeklikten çıkış ve kişilik oturtma safhasına ecnebiler Terrible Two diyorlar ama bunun için anadilimizde harika bir karşılık varken hiç özentiliğe gerek yok. Canavar!
Evde herkesin rolü yavaş yavaş belli oluyor. Bir değişiklik olmazsa Zilli Prenses bana Alfred hatta nezaketi bir tarafa bırakırsak Igor muamelesi yapıyor. Gece su için uyandığında, içtikten sonra bardağını almak için uzanan annesine kıyamayarak yerine koymam veya yeniden doldurmam için "Baba sen al" diye bana uzatmasının başka açıklaması yok. Ardından uykuya devam edip etmeme kararı da gergin bekleyişlere sebep oluyor. O da dert değil, yanımızda yatsın tabii. Ama annesi mutfakta su içerken "Haydi güzelim, uyu" diyen babaya da "Annem gelsin öyle" diyip kıçını dönmek ayıptır. Bu arada ışığı bana kapattırdığını da eklemeden geçmeyeyim.
Tekme-tokat-amonyak sabahı ettikten sonra göğüs kafesi üzerine inen iki yumruğa eşlik eden "Baba!" çığlığıyla uyanmak ne kadar keyifli anlatamam. Ama insan gözünü açtığında evladının o gülen yüzünü görünce her şey değişiyor. Hemen yanağına bir öpücük kondurup günaydın diyen baba, "Baba fazla öpme" lafını da yedikten sonra homur homur yataktan kalkar. Yapacak bir şey yok, emir büyük yerden. Öpmek de karneyle artık.
Kızım çalışmamızı hiç sevmiyor, özellikle annesi çalışmaya oturduğunda her türlü maymunluk, yetmezse taciz yöntemi kullanılıyor. İtme, çekme, ısırma, sırta binme, kablo çekme, bardak kaçırma, buzdolabını boşaltma, Frodo'ya binme gibi yöntemler de bunlardan bazıları. Yalnız şu aralar galiba çalışma-para-oyuncak bağıntısını çözmeye başladı. Oyuncağını Frodo'ya verdiği için annesinin bir daha oyuncak yok ültimatomuna maruz kalan Zilli Prenses yanıma gelerek "Bana sen çalış, para kazan" dedi. Sebebini sormak gafletinde bulundum ve yeni oyuncak talebini dile getirdi. Zaten onun için de önce para çekmek lazımmış, bilmiyorduk öğrendik.
Nereden öğrendi bilmiyoruz ama olumlu yanıt vereceği her soruya "Evet, tabii ki" diye cevap vermeye başladı.
-Kızım aç mısın?
-Evet, tabii ki.
-Kızım sokağa çıkalım mı?
-Evet, tabii ki.
-Kızım ben senin tepende böyle dikilmek zorunda mıyım?
-Evet, tabii ki.
-?!#/...
Genel olarak şu meşhur 2 yaş sendromumuz her çocukta olan ara ara çığlık atma, vurma ve anlık olarak sevdiğini sevmeme belirtilerinin dışında bunun gibi yan etkilerle devam ediyor. Azimliyiz, atlatacağız, hâlâ antidepresan kullanmadık ama hanımefendi yattıktan sonraki saatlerde alkol tüketimimiz fark edilir şekilde arttı. Şerefe!
Çarşamba, Haziran 29, 2011
Cumartesi, Nisan 09, 2011
Vezir yok, rezil verelim
Böyle tuhaf bir dönem. Cümleler kuruluyor, bazı ifadeler yerli yersiz kullanılıyor, tekrarlar bozuk plaklara bile "Behey yeter" dedirtecek sıklıkta. Ama en çaresiz kalınan nokta kimin neye, nasıl ve ne zaman tepki vereceğinin artık iyice kestirilmiş olması.
Annesi bezelye yedirmeye çalışırken ince ve cilveli bir sesle "Babaaaa" diyerek sarılmalar ve beş dakika sonra televizyonda Rezil Robbie çıkmadı diye piyano çalan Tom'unkilerle aynı kaderi paylaşan az önceki babanın laptopta yazı yazan parmakları. Rezil Robbie başladıktan sonra yeniden alevlenen baba aşkı, yatma saati geldiğinde annenin kucağına gidildiğinde biter. Çünkü kızına iyi geceler demek isteyen baba veya sevgili eşimin bu aralar verdiği isimle Igor, "Baba değil, sen git. Çekil" lafıyla tırıs tırıs işinin başına döner.
Ancak sevgili kızımın raporlama becerisi hayli gelişmiş. Her düştüğünde bize fırsat vermeden kafayı kaldırıp "İyiyim" demesi veya "Oh bu lokmayı da yuttu" diye sevinirken burnunuza sokulan çiğnenmiş yemeği teyit amaçlı "Çıkardım."
Dürüstlükte de üstüne yok. Evin bir köşesinden yükselen ani çığlıkla arka tarafa doğru heyecan içinde koşulur. Koridorda aksi yöne giden Fofo'yla kısa süreli bir geçiş karmaşası yaşanır ve annesinin yanında Mini-Me gibi duran hanım kızımıza ulaşılır. Ne oldu ne bitti diye sormaya bile gerek yoktur aslında zira yanağındaki morlaşmaya başlamış kısım olayı açık ve seçik ifade ediyordur. Yine de adetten sorulur. Gelen cevap tabii ki bizi şaşırtmaz. "Fofo, ısırdı, uf." Soruşturmaya devam etmek lazım. Hemen ikinci soruya geçilir:
-Sen ne yaptın kızım?
-Buli buli hehehehehehe.
Bilmeyenler olabilir, onlar için açıklayayım. Bu bulibuli denen meret, köpeğin gözüne parmağı sokup patisinden çekerken "Öpüjeeeem" diye ağzının içine girmeye çalışmaktır. Kolay iş değil yani.
Ölçüsünü de bilir benim kızım. Oyun oynarken gıdıklamanın, öpmenin, kovalamanın miktarında ve süresinde herhangi bir aşırılığa kaçılması durumunda hemen "Yeter" diye uyarıyı yiyor ev halkı. Güzel, itirazımız yok. Sululuktan hoşlanmıyoruz. Ancak olayın bir de toplumsal boyutu var. Ailece dışarıda yemek yemeye çıkılan bir günde önündeki yemek yerine başka bir şey isteyen çocuğa densiz baba "Önce önündekini bitir kızım" deme cüretinde bulunursa, karşısında yarı ağlamaklı ve yüksek bir sesle "Yeter, yeter" diyen velet sayesinde yan masalardan atılan pis bakışları hak etmiş demektir.
Dediği yapıldığı sürece 2 yaşındaki bir kızla geçinmek çok kolay. Yapılmayacağı zaman da önceden önlemi alıp dizlik, kask, kulak tıkacı hazır bulundurmak şüphesiz her ebeveyn için hayat kurtaran önlemlerdir. Bu sendrom geçince babacı olacakmış. Bekliyoruz artık, ne yapalım?
Annesi bezelye yedirmeye çalışırken ince ve cilveli bir sesle "Babaaaa" diyerek sarılmalar ve beş dakika sonra televizyonda Rezil Robbie çıkmadı diye piyano çalan Tom'unkilerle aynı kaderi paylaşan az önceki babanın laptopta yazı yazan parmakları. Rezil Robbie başladıktan sonra yeniden alevlenen baba aşkı, yatma saati geldiğinde annenin kucağına gidildiğinde biter. Çünkü kızına iyi geceler demek isteyen baba veya sevgili eşimin bu aralar verdiği isimle Igor, "Baba değil, sen git. Çekil" lafıyla tırıs tırıs işinin başına döner.
Ancak sevgili kızımın raporlama becerisi hayli gelişmiş. Her düştüğünde bize fırsat vermeden kafayı kaldırıp "İyiyim" demesi veya "Oh bu lokmayı da yuttu" diye sevinirken burnunuza sokulan çiğnenmiş yemeği teyit amaçlı "Çıkardım."
Dürüstlükte de üstüne yok. Evin bir köşesinden yükselen ani çığlıkla arka tarafa doğru heyecan içinde koşulur. Koridorda aksi yöne giden Fofo'yla kısa süreli bir geçiş karmaşası yaşanır ve annesinin yanında Mini-Me gibi duran hanım kızımıza ulaşılır. Ne oldu ne bitti diye sormaya bile gerek yoktur aslında zira yanağındaki morlaşmaya başlamış kısım olayı açık ve seçik ifade ediyordur. Yine de adetten sorulur. Gelen cevap tabii ki bizi şaşırtmaz. "Fofo, ısırdı, uf." Soruşturmaya devam etmek lazım. Hemen ikinci soruya geçilir:
-Sen ne yaptın kızım?
-Buli buli hehehehehehe.
Bilmeyenler olabilir, onlar için açıklayayım. Bu bulibuli denen meret, köpeğin gözüne parmağı sokup patisinden çekerken "Öpüjeeeem" diye ağzının içine girmeye çalışmaktır. Kolay iş değil yani.
Ölçüsünü de bilir benim kızım. Oyun oynarken gıdıklamanın, öpmenin, kovalamanın miktarında ve süresinde herhangi bir aşırılığa kaçılması durumunda hemen "Yeter" diye uyarıyı yiyor ev halkı. Güzel, itirazımız yok. Sululuktan hoşlanmıyoruz. Ancak olayın bir de toplumsal boyutu var. Ailece dışarıda yemek yemeye çıkılan bir günde önündeki yemek yerine başka bir şey isteyen çocuğa densiz baba "Önce önündekini bitir kızım" deme cüretinde bulunursa, karşısında yarı ağlamaklı ve yüksek bir sesle "Yeter, yeter" diyen velet sayesinde yan masalardan atılan pis bakışları hak etmiş demektir.
Dediği yapıldığı sürece 2 yaşındaki bir kızla geçinmek çok kolay. Yapılmayacağı zaman da önceden önlemi alıp dizlik, kask, kulak tıkacı hazır bulundurmak şüphesiz her ebeveyn için hayat kurtaran önlemlerdir. Bu sendrom geçince babacı olacakmış. Bekliyoruz artık, ne yapalım?
Pazartesi, Kasım 08, 2010
Öğrenmek her zaman iyi midir?
Tabii, insan çocuğunun her şeyi en iyi şekilde öğrenmesini ister. Ama bazı şeylerin yanlış ellerde nasıl tehlikeli bir silah olabileceğine dair ilginç örnekler de mevcut. İşin psikoanalitik ve emo kısımlarını uzatmadan örneklerle açıklamaya geçelim.
Olay 1: Uyku savaşı öncesi Zilli Prenses'e muhallebi yedirmeye çalışan vefakâr ve cefakâr anne, salondaki kaydırağın (evet, kaydırak) dibine oturmuş ve ağzını açmamakta büyük bir azim sergileyen hanımefendiye durumu açıklamak ve belki biraz da ciddi olduğunu göstermek için o soruyu sorar.
-Kızım bunu yemen gerektiğini sana kaç kez anlatacağım?
-On.
Ana fikir: Matematik şeytan icadıdır.
Olay 2: Televizyonda çiftlik hayvanları tanıtılıyor. Keçisi, ineği, tavuğu sıralarını savdıktan sonra koyunlar geliyor. Ne dürttü bilemiyorum ama anneannesi Zilli Prenses'e soruyor.
-Bak, ne onlar?
-Mama.
Ana fikir: Fazla köfte-pilav bünyeyi bozar.
Olay 3: Gezmeye giden Zilli Prenses arabadan iner. Arabanın park edildiği yerin meraklı köpek sakini de ailenin her ferdini şöyle bir kokladıktan sonra boyuna uygun gördüğü kişinin yanına doğru gitmeye başlar ve cevabını alır.
Hayır!
Ana fikir: Köpeğe hayır derken etrafta casuslar var mı diye bakın.
Olay 1: Uyku savaşı öncesi Zilli Prenses'e muhallebi yedirmeye çalışan vefakâr ve cefakâr anne, salondaki kaydırağın (evet, kaydırak) dibine oturmuş ve ağzını açmamakta büyük bir azim sergileyen hanımefendiye durumu açıklamak ve belki biraz da ciddi olduğunu göstermek için o soruyu sorar.
-Kızım bunu yemen gerektiğini sana kaç kez anlatacağım?
-On.
Ana fikir: Matematik şeytan icadıdır.
Olay 2: Televizyonda çiftlik hayvanları tanıtılıyor. Keçisi, ineği, tavuğu sıralarını savdıktan sonra koyunlar geliyor. Ne dürttü bilemiyorum ama anneannesi Zilli Prenses'e soruyor.
-Bak, ne onlar?
-Mama.
Ana fikir: Fazla köfte-pilav bünyeyi bozar.
Olay 3: Gezmeye giden Zilli Prenses arabadan iner. Arabanın park edildiği yerin meraklı köpek sakini de ailenin her ferdini şöyle bir kokladıktan sonra boyuna uygun gördüğü kişinin yanına doğru gitmeye başlar ve cevabını alır.
Hayır!
Ana fikir: Köpeğe hayır derken etrafta casuslar var mı diye bakın.
Salı, Ağustos 17, 2010
Aile İçi Şiddet ve Bireylere Etkileri
Sessizlik. Belki hafif bir esinti ama onun dışında her şey sakin. Yavaş yavaş dalarım ve uykunun bilmem kaçıncı safhasına geçerim. Sessizlik.
Hayvan herif! Geldi dibimde horlamaya başladı bir de. Ne görüyor rüyasında bilmiyorum ama bir de söylenip, arada havlıyor. Yerini ezbere bildiğim için, gözümü açmadan ayağımı yataktan indiririm ve kendi yatağı yerine, benim odamda yatmayı tercih eden namussuzu dürterim. Ses kesilir, salak salak etrafına baktığı kesin. Uyu ama sessiz ol.
Yine uyku, hemen de kaldığım yerden devam ederim.
Şlap şlop şlup. Uykusu kaçan köpek hazretleri yalanıyor. Hem de dibimde. "Oğlum bas git" dememin de faydası yok. Tekrar dürterim, yine salak salak bakar. Bu sefer ya gider ya da tekrar uyur. Sessizlik. Bir kez daha.
Tamam, saat kesin dört. Yan odadan su istiyorlar. Fırla oğlum, acele edersen suyu içip hemen dalar. Az önce üzerine bastığım şey galiba Fofo'ydu ama emin değilim çünkü hiç ses gelmedi. Yan odaya koştur, suyu içir. Parmak ucunda kendi odana dönerken fırçayı ye. Geri dön, ablayı al, yanımızda yatması için içeri taşı. Oh, mis gibi. Yatağımda güzeller güzeli iki hatun var. Tamam, uyanma saatine kadar 21 numara ayaklardan, her türlü şiddetten nasibimi alıyorum. Burnuma tepikler, karnıma döner tekmeler, kıçıma aduket. Tam dalıyorum derken keskin amonyak kokusuyla irkilmek ve gözleri açınca karşıma çıkan ilk manzaranın burnuma dayanmış bez ve içindeki popo olması. Bu arada kafamın komodinin üzerinde olması, ayrıca esneklik isteyen bir pozisyon. Zamanla alışıyor insan.
Sabahın ilk ışıklarıyla gelen tokat, kalkma saatinin de habercisi. Belli ki uyumaya çalışmaktan sıkılmış hanımefendi ve annesiyle bana çektirdiği yatak eziyetini bitirmek istiyor. Bir gün öncesine göre daha sert ve zorluklara ve morluklara alışmış olarak yataktan çıkıyoruz. Anne kahvaltı hazırlamaya, baba da yemek için kıyamet koparmasın diye Büyük Şef'e maymunluk yapmaya. Döngü başa sarıyor. Saat kaçta bırakacaktık kızı anneannesine?
Cuma, Temmuz 09, 2010
Güncel Abuk Sözlük
O ye : Frodo (Oyuncağın geri alınamadığı zamanlarda Ooooooo diye de kullanılır)
Ayya: Ayak. (Eşe dosta gösterildiği zamanlarda ayakkabı anlamında kullanıldığı görülmüştür.)
Mama: Su (Sormayın)
Otti: Otur (Emir kipi)
Babi: Babaanne (Bunu sevdik, doğrusunu söylemiyoruz)
Yaye: Jale (Tüm sarışınlar Jale'dir.)
Aaba: Araba (Hareket hâlinde olanlar daha bir araba)
Oyna: Oyuncak (Kısa süreli vakit geçirme aracı)
Memme: Emzik (İnceltilerek söylenecek)
Babaaaaaaaaaaaaaaaaa: Baba senin yedi ceddini... (Çok tiz çığlık)
Mami: Maymun, Sami, Martı. (Hangisi yakındaysa)
Ayi: Ayı (Hayvan, üç harfli)
Bebe: Bebek, Göbek. (Biri oyuncak, diğeri babada olan)
Alalala: Allah Allah (Oyuncağı Frodo kaptı, ben yapmadım)
Emme: Ekmek (Tercihen beyaz)
Atta: Gezelim, görelim (Bir bebek klasiği)
Sözlükte adı geçen kişiler ve kurumlar hayal ürünü değildir.
Pazar, Mayıs 23, 2010
Tebdilimekân sürüsü
Bir hafta içinde önce yeni eve, sonra da kısa bir gezi için Hatay'a yelken açan kızım, başta durumu iyi karşılamış gibi görünse de fazla sevinmememiz gerektiğini kısa zaman içinde belli etti. Sadece kızım değil tabii, evin diğer çocuğu Frodo da değişikliğe ne kadar kapalı olduğunu ta olayın başından açıkça ortaya koydu.
Taşınma sorunsuz geçti sayılır, yerleşme kısmı hariç zaten sorun olacak da bir şey yok. Evden memnunuz, çevreden memnunuz. Memnuniyetsizlik yaratan tek şey, zevzek köpeğimiz. Yanımıza geldiğinden beri dört defa taşınma yaşayan Frodo, en sert tepkiyi bu sefer gösterdi. Civardaki köpeklere sürekli cevap verme telaşında olan meraklı çocuğum, gece-gündüz demeden laf yetiştirmekten geri kalmıyor. Hâl böyle olunca da kızın uyuması bile dinlenebilmemiz için yetmiyor çünkü Fofo hazretleri, uykunun en güzel yerinde tüm mahalleye varlığını belli etme teşebbüslerine girişiyor. O havlayınca yan dairedeki Rottweiller duruma müdahale ediyor ve kısır döngümüz başlıyor. Antrede daireler çizen, zırlayan, yer yer havlayan canım(!) köpeğim sayesinde uyku bölünüyor. "Hişşşt, pişşttt, sus ulan Fofo" uyarıları, kızı uyandırmayacak şekilde yapıldıktan sonra yarım kalan uykuya dönme teşebbüsü, yan odadan gelen "Vüüeeee" sesiyle yarım kalıyor. Cengâver karım, hemen olaya müdahale edip biricik kocasının kalkmasına müsaade etmeden durumu kontrol altına alıyor.
Hafif hafif yerleştikten sonra bavulları yaptık ve kendimizi yollarda bulduk. Havaalanındaki temizlik görevlisinin elinden fırçasını kapıp "Bırak şunu, öyle temizlenmez. Böyle yapacaksın" şeklinde öğreten bebek moduna girmek dışında olaysız bir seyahat oldu. Adana'da kısa bir semirme seansından sonra İskenderun yollarına döküldük. Uçak yolculuğu, İskenderun'a kadar kara yoluyla seyahat ve özellikle anneanne ve dede ilgisi nedeniyle bitap düşen kızımız, akşam yatağı görür görmez uyur diye pembe hayaller içindeydik. Eve yerleşir yerleşmez hemen yatağa bıraktık ve tabii ki kıyamet koptu. İlk denememiz başarısız oldu ama azimliydik. Bitirmediği yemeğini kararlılıkla kızına yediren anne, biraz da hoplatılıp zıplatılan ve yorulduğuna kanaat getirilen yavrusunun yatmaya hazır olduğuna kanaat getirdi. Yemezler hanım. Pabuç o kadar ucuz değil. Nöbetleşe başında durarak ablayı uyutmayı başardık ve tatilde olmamıza rağmen büyük bir çalışkanlık örneği göstererek hemen çevirilerimizin başına oturduk. Hiç mi uyanmadı bu çocuk diyenlere teessüf ederim. Üst kata gidip gelmekten, güzelim kebabı çabuk eritti karıcığım. İş biter, bir duble içilir, sahilde kısa bir yürüyüş yapılır ve bu tatlı yorgunluğun üzerine iyi bir uyku gider diye düşünülür. Sadece düşüncede kalır. Sevgili kızım, yerini yadırgamaya karar verir. Bütün gece uyutmaz, sabah kargalar hacet etmeden kalkılır. Bir an önce ortama alışması için dua edilir, okunur, üflenir. Yine de tatilde olmak güzel. Herkese lazım. Dönüşte en kötü ihtimalle sabahtan babaannesine bırakır, akşama kadar uyuruz.
Taşınma sorunsuz geçti sayılır, yerleşme kısmı hariç zaten sorun olacak da bir şey yok. Evden memnunuz, çevreden memnunuz. Memnuniyetsizlik yaratan tek şey, zevzek köpeğimiz. Yanımıza geldiğinden beri dört defa taşınma yaşayan Frodo, en sert tepkiyi bu sefer gösterdi. Civardaki köpeklere sürekli cevap verme telaşında olan meraklı çocuğum, gece-gündüz demeden laf yetiştirmekten geri kalmıyor. Hâl böyle olunca da kızın uyuması bile dinlenebilmemiz için yetmiyor çünkü Fofo hazretleri, uykunun en güzel yerinde tüm mahalleye varlığını belli etme teşebbüslerine girişiyor. O havlayınca yan dairedeki Rottweiller duruma müdahale ediyor ve kısır döngümüz başlıyor. Antrede daireler çizen, zırlayan, yer yer havlayan canım(!) köpeğim sayesinde uyku bölünüyor. "Hişşşt, pişşttt, sus ulan Fofo" uyarıları, kızı uyandırmayacak şekilde yapıldıktan sonra yarım kalan uykuya dönme teşebbüsü, yan odadan gelen "Vüüeeee" sesiyle yarım kalıyor. Cengâver karım, hemen olaya müdahale edip biricik kocasının kalkmasına müsaade etmeden durumu kontrol altına alıyor.
Hafif hafif yerleştikten sonra bavulları yaptık ve kendimizi yollarda bulduk. Havaalanındaki temizlik görevlisinin elinden fırçasını kapıp "Bırak şunu, öyle temizlenmez. Böyle yapacaksın" şeklinde öğreten bebek moduna girmek dışında olaysız bir seyahat oldu. Adana'da kısa bir semirme seansından sonra İskenderun yollarına döküldük. Uçak yolculuğu, İskenderun'a kadar kara yoluyla seyahat ve özellikle anneanne ve dede ilgisi nedeniyle bitap düşen kızımız, akşam yatağı görür görmez uyur diye pembe hayaller içindeydik. Eve yerleşir yerleşmez hemen yatağa bıraktık ve tabii ki kıyamet koptu. İlk denememiz başarısız oldu ama azimliydik. Bitirmediği yemeğini kararlılıkla kızına yediren anne, biraz da hoplatılıp zıplatılan ve yorulduğuna kanaat getirilen yavrusunun yatmaya hazır olduğuna kanaat getirdi. Yemezler hanım. Pabuç o kadar ucuz değil. Nöbetleşe başında durarak ablayı uyutmayı başardık ve tatilde olmamıza rağmen büyük bir çalışkanlık örneği göstererek hemen çevirilerimizin başına oturduk. Hiç mi uyanmadı bu çocuk diyenlere teessüf ederim. Üst kata gidip gelmekten, güzelim kebabı çabuk eritti karıcığım. İş biter, bir duble içilir, sahilde kısa bir yürüyüş yapılır ve bu tatlı yorgunluğun üzerine iyi bir uyku gider diye düşünülür. Sadece düşüncede kalır. Sevgili kızım, yerini yadırgamaya karar verir. Bütün gece uyutmaz, sabah kargalar hacet etmeden kalkılır. Bir an önce ortama alışması için dua edilir, okunur, üflenir. Yine de tatilde olmak güzel. Herkese lazım. Dönüşte en kötü ihtimalle sabahtan babaannesine bırakır, akşama kadar uyuruz.
Cuma, Nisan 23, 2010
Yapma canım, yapma arkadaşım.
Sevgili Kızım,
Garip gelecek biliyorum ama ben bu satırları yazarken sen uyuyorsun. Gündüz uykularını, kendi arzun ve isteğinle tedavülden kaldıralı birkaç hafta oldu. Tamam, çok güzel, birlikte daha fazla vakit geçiriyoruz ama ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılamak için çalışmamız da lazım. Sana o "atta"nın ne olduğunu öğretenlerden ve onlara destek çıkan annenden hesap soracağım günler de gelecek. Seni yatırmadan önce koltuğa yığılmış birazcık dinlenmeye çalışırken, elinde kot pantolonunla geldin ve burnuma sokarak "Gyi" dedin. Tahmin edersin ki bu, "Giydir" demek oluyor. Arkasından ne isteyeceğin de belli. Haydi onu atlattık, sıra geldi seni yatırmaya. Yatağına koydum seni, emziğini verdim. Yorgun olmanın da etkisiyle sağına döndün ve boş boş duvara bakmaya başladın. Saat 22.30 olmasına rağmen çalışmak için elime bir fırsat geçtiğini düşünmeye başlamıştım ki aniden doğruldun ve oturma pozisyonuna geçtin. Emziğini çıkardın, üç saniye yüzüme baktın ve başladın sırıtmaya. Sonuç belli, 45 dakika sonra ancak makinemin başına geçebildim.

Bütün evin ışıklarını açıyorsun. Turu tamamladıktan sonra yanıma gelip açmaya boyunun yettiği ama kapatmaya yetmediği tüm düğmelere bastırıyorsun. Bu ritüel, ilgini çekecek başka bir oyun keşfedene kadar sürüyor. Arkamı döndüğüm anda mutfaktan kepçe, spatula, kaşık, mikser ucu falan ne varsa getiriyorsun. Yine bu akşam yatmadan önce iki ahşap spatulayı, önce birbirlerine sonra da kalorifere vurarak erken 23 Nisan kutlaması yaptın. Frodo'ya yemek verecekmiş gibi yapıp, tam çocuk ağzını açtığında geri çekmen komik ama ayıp. Yiyecek başka şey vermezsek işeme tehlikesi var. Ancak, ıslak mendillerle koridoru dizlerinin üzerinde dolaşarak temizliğe yardımcı olmana kimsenin bir itirazı yok. Sofradan ketçabı verdiğimde, mutfaktaki annene götürebiliyorsun. Buraya kadar sorun yok. İşin bittikten sonra ellerini, Frodo'nun su kabında yıkama yeter.
Bugünlük iş bitti, annen baygın, ben de yatayım artık. Kafamı yastığa koyduğum anda çığlığı basacağını biliyorum. İyi de yapıyorsun, geceleri çok özlüyorum seni küçüğüm. Seni çok seviyorum.
Garip gelecek biliyorum ama ben bu satırları yazarken sen uyuyorsun. Gündüz uykularını, kendi arzun ve isteğinle tedavülden kaldıralı birkaç hafta oldu. Tamam, çok güzel, birlikte daha fazla vakit geçiriyoruz ama ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılamak için çalışmamız da lazım. Sana o "atta"nın ne olduğunu öğretenlerden ve onlara destek çıkan annenden hesap soracağım günler de gelecek. Seni yatırmadan önce koltuğa yığılmış birazcık dinlenmeye çalışırken, elinde kot pantolonunla geldin ve burnuma sokarak "Gyi" dedin. Tahmin edersin ki bu, "Giydir" demek oluyor. Arkasından ne isteyeceğin de belli. Haydi onu atlattık, sıra geldi seni yatırmaya. Yatağına koydum seni, emziğini verdim. Yorgun olmanın da etkisiyle sağına döndün ve boş boş duvara bakmaya başladın. Saat 22.30 olmasına rağmen çalışmak için elime bir fırsat geçtiğini düşünmeye başlamıştım ki aniden doğruldun ve oturma pozisyonuna geçtin. Emziğini çıkardın, üç saniye yüzüme baktın ve başladın sırıtmaya. Sonuç belli, 45 dakika sonra ancak makinemin başına geçebildim.
Bütün evin ışıklarını açıyorsun. Turu tamamladıktan sonra yanıma gelip açmaya boyunun yettiği ama kapatmaya yetmediği tüm düğmelere bastırıyorsun. Bu ritüel, ilgini çekecek başka bir oyun keşfedene kadar sürüyor. Arkamı döndüğüm anda mutfaktan kepçe, spatula, kaşık, mikser ucu falan ne varsa getiriyorsun. Yine bu akşam yatmadan önce iki ahşap spatulayı, önce birbirlerine sonra da kalorifere vurarak erken 23 Nisan kutlaması yaptın. Frodo'ya yemek verecekmiş gibi yapıp, tam çocuk ağzını açtığında geri çekmen komik ama ayıp. Yiyecek başka şey vermezsek işeme tehlikesi var. Ancak, ıslak mendillerle koridoru dizlerinin üzerinde dolaşarak temizliğe yardımcı olmana kimsenin bir itirazı yok. Sofradan ketçabı verdiğimde, mutfaktaki annene götürebiliyorsun. Buraya kadar sorun yok. İşin bittikten sonra ellerini, Frodo'nun su kabında yıkama yeter.
Bugünlük iş bitti, annen baygın, ben de yatayım artık. Kafamı yastığa koyduğum anda çığlığı basacağını biliyorum. İyi de yapıyorsun, geceleri çok özlüyorum seni küçüğüm. Seni çok seviyorum.
Pazartesi, Mart 08, 2010
Bir
Sadece bir sayı. Hatta şekil olarak da bir numarası yok. Koca burunlu bir çubuk. Ama şekli kimin umurunda? İçine sığdırdıklarımıza bak sen. Tam bir yıl önce bugün ilk defa kollarıma aldım seni. Patates suratlı, simsiyah süpürge saçlı, cırtlak, mosmor ve şaşkın bakışlı bir bebektin. O zamandan bugüne kadar bize yaşattığın mutluluğu, hayatımıza kattığın anlamı anlatmaya çalışmayacağım. Onu ancak gözlerimize bakarak anlayabilirsin Küçük Prenses.

Annen, hayattaki en büyük ve tek aşkımdı bir yıl önce. Sen de Küçük Aşkım oldun. Hızlı ve komik bir yıl oldu bizim için. Yani en azından annen ve benim için. Frodo'nun bu konudaki hislerinin, daimi değişkenlik gösterdiğinden eminim. Ana kucağında veya kucakta gezen insan yavrusu olarak başladığın ilk yılını, dolapların güvenlik kilitlerini söken, mağazalarda tek başına gezebilen, annenle babanı parmağında oynatmasını bilen bir küçük hanım olarak tamamladın. Acemiliğimizden ileri gelen hatalarımız ve yersiz endişelerimiz oldu mutlaka ama hepsi seni çok sevdiğimiz içindi. O zamanlar çok narin görünüyordun. Bazaları açıp, yumuşatıcı bidonlarını evde gezdirebileceğini bilseydik, o kadar üzerine düşmezdik. Tabii bu arada biz de seni birçok konuda kobay olarak kullandık. Özellikle banyodan sonra tüm yaratıcılığımı serbest bırakarak yaptığım saç şekilleri için şimdiden özür dilerim.
Birkaç gündür bizimkinde ve diğer evlerde hazırlıklar yapılıyor. Babaannen, anneannen, Ayşegül, kısaca herkes, doğum günün için bir şeyler yetiştirme telaşında. Yemekler ve tatlılar hazırlandı. Maalesef evin temizliği bana kaldı çünkü annen kuaföre kaçtı. Az önce pastan da geldi. Gayet sevimli olmuş, üzerinde Frodo bile var. Seni seven birçok kişi de bu akşam yanında olacak. Hediyeleri koyacak yer bulmakta zorlanmaya başladık. Hepsi de birbirinden güzel. Hatırlamayacaksın bunların hiçbirini ama fotoğraflar ve videolarla, güzel bir anı olması için uğraşacağız. İleride, olan biteni ayrıntılarıyla anlatırım ben sana.
Yazmak istediklerimi bir türlü toparlayamıyorum, bu yüzden en iyisi bitirmek. Sana doğduğun gün verdiğim sözü tekrarlamaktan başka bir şey aklıma gelmiyor Meleğim. Seni daima seveceğim ve yanında olacağım Küçüğüm. İyi ki varsın.
Çarşamba, Mart 03, 2010
İç Hesaplaşmalar
Evdeki rekabet, iyice kendini belli etmeye başladı. Paylaşılamayan oyuncaklar veya çeşitli ıvır zıvır için karşılıklı çığlıklaşmalar ve hırlaşmalar, evdeki olağan seslerin arasında yerlerini aldılar. Son iki olay, rekabetin ne derece şiddetli olduğunu, ebeveyn kısmına iyice belli etti. Birinci olay dün gerçekleşti. Serena'nın elindeki oyuncağı ustalıklı bir manevrayla ele (veya ağza) geçiren Frodo, hararetli bir şekilde söz konusu eşyayı kemirmeye başladı. Oyuncağı kaptırmanın verdiği asabiyetle birkaç defa geri alma teşebbüsünde bulunan Serena, başarısız olmasının ardından hızla Frodo'nun arkasına geçti. Kuyruğuna yapıştığı gibi çocuğu salonda sürüklemeye başladı. Yediği haltın farkında olan Frodo, gerçek bir Jack Russell olduğunu gösterdi ve ağzındaki oyuncağı bırakmadı. Olumlu sonuçlanmayan birkaç denemenin ardından Serena kuyruğu bıraktı ve ayağa kalktı. Söylene söylene salondan çıktı. Annesi merakla ne olacak diye bakıyordu. Haklı tabii, hatunun pes ettiğini hiç görmemiştik. Kısa süre sonra olayın iç yüzü ortaya çıktı. Salon kapısında beliren Serena'nın elinde çekecek vardı ve Frodo'nun üzerine yürümeye başlamıştı. Maçlarda döner bıçağıyla karşı takım taraftarına saldıran fanatikleri gazetede okurduk ama bir tanesini de koynumuzda beslediğimizi o anda anladık. Birkaç çekecek darbesinden sonra Frodo da pes ederek yastığına sığındı ve Silahlı ve Tehlikeli Cüce, savaştan galip ayrıldı.
İkinci olay da yaklaşık yarım saat önce gerçekleşti. Annesi ve babası çalışan Serena sıkıldı ve eğlence arayışına girdi. Tabii ki yastığında yarı uykulu bir hâlde yatan Frodo'ya yöneldi. Yanına oturdu ve önce şöyle bir arka patisini dürttü. Frodo patiyi çekince de karnına parmak attı. "Git lan, uyumak istiyorum" anlamındaki hırlamanın ardından Serena ayağa kalktı. Ben de oturduğum yerden izliyordum. "Herhalde kız mesajı aldı, çocuğu taciz etmeyi bırakacak" diye saf saf düşündüm. İşte o anda ayağa kalkan Serena'nın, kafasını öne eğerek kendini Frodo'nun kafasının üzerine bıraktığını gördüm. Çarpışma gerçekleşti ve Frodo ufak çapta bir travma yaşadı. Yastığında biraz geri çekilip iyice duvara yapıştı. Bu arada bana da bir bakış atmayı ihmal etmedi. Sessiz bir şekilde birbirimizi anladığımız konusunda hemfikir olduk ama elden bir şey gelmiyor. Evdeki dikta rejimi iyice kendini hissettirmeye ve bizi sindirmeye başladı.
İkinci olay da yaklaşık yarım saat önce gerçekleşti. Annesi ve babası çalışan Serena sıkıldı ve eğlence arayışına girdi. Tabii ki yastığında yarı uykulu bir hâlde yatan Frodo'ya yöneldi. Yanına oturdu ve önce şöyle bir arka patisini dürttü. Frodo patiyi çekince de karnına parmak attı. "Git lan, uyumak istiyorum" anlamındaki hırlamanın ardından Serena ayağa kalktı. Ben de oturduğum yerden izliyordum. "Herhalde kız mesajı aldı, çocuğu taciz etmeyi bırakacak" diye saf saf düşündüm. İşte o anda ayağa kalkan Serena'nın, kafasını öne eğerek kendini Frodo'nun kafasının üzerine bıraktığını gördüm. Çarpışma gerçekleşti ve Frodo ufak çapta bir travma yaşadı. Yastığında biraz geri çekilip iyice duvara yapıştı. Bu arada bana da bir bakış atmayı ihmal etmedi. Sessiz bir şekilde birbirimizi anladığımız konusunda hemfikir olduk ama elden bir şey gelmiyor. Evdeki dikta rejimi iyice kendini hissettirmeye ve bizi sindirmeye başladı.
Perşembe, Şubat 18, 2010
Saygısız Köpek!
Hayatımda böyle saygısızlık, terbiyesizlik hatta şerefsizlik görmedim. Sen git, McDonald's'ın gelmiş geçmiş en iyi çocuk menüsü oyuncağı olan koskoca Darth Vader'ın kafasını al, evin içinde hırlayarak koştur. Hâlâ titriyorum, kendime gelemedim. Bu köpeği adam edemeyeceğim kesinleşti. Usta'ya böyle davranan bir yaratığın, bize neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Güzel kardeşim, sen Serena'nın sürekli üstüne oturmasından, kulağının dibinde çığlık atmasından, postunu yolmasından, oyuncakları hatta bazen mama sandalyesinin tepsisini kafana atmasından sıkılmış olabilirsin ama bu sana, Vader'a böyle saygısızlık etme hakkını vermez. Aynı Serena değil mi sana yemeğinin yarısını verip, yatağında uykunun ortasındayken döver gibi sevmeye gelen? Çok ayıp. Annen perişan oldu, ablanın yemek yememesi ve uyumaması bile bu kadar sarsmamıştı kadını. Senin yüzünden evdeki huzur, Ginsu bıçakla kesilmiş gibi sekteye uğradı. İşime konsantre olamıyorum ve bunun sorumlusu, Serena'nın sürekli makinemin güç kablosunu sökmesi değil. Yere düştüğü anda Vader'dan gelen nefes sesiyle, olayın ciddiyetinin farkına varmış olduğunu umuyorum. Bundan sonra bu tür hareketlere tahammül etmeyeceğiz. Anneannenin getirdiği bisküvileri yemek ve halanın masadan gizli gizli yemek vermeye devam etmesini istiyorsan, tez zamanda kendine çekidüzen ver. Bu, sana son ihtarım, ona göre.
Salı, Şubat 09, 2010
Muma döndük, hizaya geldik.
Kızım artık yürüyor. Öyle üç-beş adım falan da değil. Salondan başlayıp, koridoru geçip, arka odaya kadar gidebiliyor. Bir ay bile kalmadı yaşını doldurmasına. Çok hızlı büyüyor bunlar, bu kısmı hoşuma gitmedi. Üstüne de Father of the Bride'ı çevirince iyice kafayı yedim. Çok fenayım bu aralar. Şimdiden kızı vermem ben kimselere diye söylenmeye başladım. Bu aralar en sevdiği oyun, koltuğun etrafında dönerek kovalamaca oynamak. Ayakta başlıyor ve bir süre sonra heyecandan kıç üstü oturup emekleyerek devam ediyor. Yakalanacağını anladığı anda da salon kapısına doğru yöneliyor. Yemezler kızım, babadan kaçılmaz. Annesiyle de yeni bir oyun keşfettiler, birbirlerini iterek yere devirip kahkahalar atıyorlar. İzlemesi büyük keyif. Kıskanç Frodo da hemen araya girip nasipleniyor. Ama son zamanlarda evdeki gözdesi Zilli Prenses oldu. Her yediğinin yarısını Fofo'ya verdiği için aralarında menfaat üzerine kurulu bir yakınlaşma başladı. Onun dışında pencerenin kenarına kurulup birlikte dışarıyı seyrediyorlar. Frodo arada bir kafasına oyuncak yiyor, o da oyuncağı kaçırıp iyice kemiriyor, o zaman da Zilli Prenses çıplak elle girişiyor. Böyle ilginç bir ilişkileri var. Oyuncağı alıp kaçan Frodo olmasına rağmen yine fırçayı biz yiyoruz. Canı isterse gidip ağzından çekiyor. Günlük fırça kotası belirledi kendine göre herhalde bizim için. Onu doldurmaya çalışıyor.
Sabah uyanma faslından, kahvaltıda annesiyle kapışmasına, güzellik uykusu aksiliğinden, akşam üzeri oyun faslına, akşam yemeği şamatasından, yatmamak için yaptığı maymunluklara kadar her şey bizim için ayrı hikâye. Gözümüzün önünde öyle hızlı büyüyor ki, hiç yaşlanıyormuşum gibi gelmiyor. Yaşlılığım da hiç çekilmez, biliyorum hayatım. Sizi çok seviyorum.
Cuma, Ocak 08, 2010
Haftalık Olayların İçinden
Efendim, geçtiğimiz haftayı klavyem döndükçe anlatmaya çalışayım.
Evde sürekli bir hareket var. Frodo, üzerindeki çekingenliği atıp yine Frodo olmaya başladı. Kızın oyuncaklarını alıp güzel güzel kemirmeye girişti. Bu arada minik kızım, eline geçirdiği eşyayı Frodo'ya fırlatıp getirmesini bekliyor. Garibim Frodo da çoğunlukla kafasına isabet eden bu cisimlerden kaçmak yerine alıp tüymekte buldu çözümü. Güzel, sandığım kadar salak olmayabilir ama yine de karar vermek için acele etmemek lazım.
Hanım Hazretleri'nde çok ciddi değişimler var. Elektronik cihazların ve her türlü yazılımın korkulu rüyası olan karım, bir haftadır mekân değişikliği nedeniyle Ubuntu kullanıyor. "Linux kullanıyorum ben, heheyt!" diyerek mağrur mağrur evde dolaştığı bu dönem içinde, aylardır tıkır tıkır çalışan makineyi kilitlemeyi 24 saatten kısa bir zamanda başardı. "Hayatım, ne yaptın?" sorusunun cevabı yine değişmedi. "Ben bir şey yapmadım. Orada bir şey çıktı ama sonra kayboldu. Sonra da böyle oldu." En güzel tarafı da düzelttikten sonra ne olduğunu ve nasıl toparladığımı büyük bir merakla sorması. Anlatmaya başlayınca da "Ben senin dediklerinden bir şey anlamıyorum ki" şeklinde olağan fırçamı yiyorum.
Ailenin üçüncü üyesi, pek muhterem zilli hazretleri de haftayı boş geçirmedi. Hareket miktarının artmasına rağmen aldığı gıda miktarındaki düzenli düşüş devam ediyor. Annesi sıyırmak üzere. İkisinin inatlaşmasını seyretmenin bedeli, paha biçilmez. Daha sıklıkla elini bırakmaya başladı ama çizgi filmlerde uçurumdan düşeceğini geç fark eden yaratıklar gibi, desteksiz durduğunu anladığı anda kendini bırakıyor.
Ana hatlarıyla haftayı böyle geçirdik ama haftanın olayını en sona sakladım. Sabah koridordan bizim odaya doğru yürürken, yataktan bir kafa uzandı ve bana bakarak şu iki heceyi söyledi: "Ba-ba." Anlatılmazmış, yazılmazmış, hiçbir şeye benzemezmiş.
Evde sürekli bir hareket var. Frodo, üzerindeki çekingenliği atıp yine Frodo olmaya başladı. Kızın oyuncaklarını alıp güzel güzel kemirmeye girişti. Bu arada minik kızım, eline geçirdiği eşyayı Frodo'ya fırlatıp getirmesini bekliyor. Garibim Frodo da çoğunlukla kafasına isabet eden bu cisimlerden kaçmak yerine alıp tüymekte buldu çözümü. Güzel, sandığım kadar salak olmayabilir ama yine de karar vermek için acele etmemek lazım.
Hanım Hazretleri'nde çok ciddi değişimler var. Elektronik cihazların ve her türlü yazılımın korkulu rüyası olan karım, bir haftadır mekân değişikliği nedeniyle Ubuntu kullanıyor. "Linux kullanıyorum ben, heheyt!" diyerek mağrur mağrur evde dolaştığı bu dönem içinde, aylardır tıkır tıkır çalışan makineyi kilitlemeyi 24 saatten kısa bir zamanda başardı. "Hayatım, ne yaptın?" sorusunun cevabı yine değişmedi. "Ben bir şey yapmadım. Orada bir şey çıktı ama sonra kayboldu. Sonra da böyle oldu." En güzel tarafı da düzelttikten sonra ne olduğunu ve nasıl toparladığımı büyük bir merakla sorması. Anlatmaya başlayınca da "Ben senin dediklerinden bir şey anlamıyorum ki" şeklinde olağan fırçamı yiyorum.
Ailenin üçüncü üyesi, pek muhterem zilli hazretleri de haftayı boş geçirmedi. Hareket miktarının artmasına rağmen aldığı gıda miktarındaki düzenli düşüş devam ediyor. Annesi sıyırmak üzere. İkisinin inatlaşmasını seyretmenin bedeli, paha biçilmez. Daha sıklıkla elini bırakmaya başladı ama çizgi filmlerde uçurumdan düşeceğini geç fark eden yaratıklar gibi, desteksiz durduğunu anladığı anda kendini bırakıyor.
Ana hatlarıyla haftayı böyle geçirdik ama haftanın olayını en sona sakladım. Sabah koridordan bizim odaya doğru yürürken, yataktan bir kafa uzandı ve bana bakarak şu iki heceyi söyledi: "Ba-ba." Anlatılmazmış, yazılmazmış, hiçbir şeye benzemezmiş.
Çarşamba, Aralık 23, 2009
Evin Minik Delisi
Hayır, Frodo'dan söz etmiyorum. O, evin sefili. Ona başka bir zaman değineceğim. Cırtlak kızım buradaki asıl konu.
Farklı kaynakların da doğruladığı normalden yüksek sesi, sürekli talepkâr hâlleriyle hepimizi muma çeviren dokuz aylık bir cadı. Çocuk sahibi olmak ne ilginç şeymiş. Başımda bu kadar başkası bağırsa fırçanın hasını yerdi ama olmuyor işte. Kızamıyor insan, mıncıklama isteği ağır basıyor. Her gün kendi kendimize söz veriyoruz. Şunu yaparsa taviz yok, onu yaparsa bunu yapmayacağız, falan filan. Yok kardeşim, olmuyor. Biz şımarık bir çocuk yetiştiriyoruz ve bundan rahatsız falan da değiliz. Ailelerimiz bizi nasıl yetiştirdiyse Zilli Prenses de öyle olacak. Şımarık, istekleri bitmeyen, talepleri yerine getirilmedi mi kıyameti koparan bir zirzop. Başlarım burun kıvırmalarınıza, tenkitlerinize. Aynı zamanda ailesini seven, saygı nedir bilen, adabımuaşeretten haberdar bir küçük hanım da olduğu sürece gerisinin hiç önemi yok. Okusun, sanat sevsin, bir de bizden farklı olarak azıcık da olsa spor yaparsa kendimizi başarılı bir ebeveyn sayacağız.
Bugün kendisine "Cici kızım" dediğimizde "Cici" diye karşılık verdi ve söylemeye devam ediyor. Hafif peltek galiba ama karar veremedik. Etti üç kelime. Gel, cici, anne. Hâlâ babadan eser yok, çok fena bozuluyorum. Yürümeye niyetleniyor ama cesaretini tam toplayamadı. On saniyeye kadar tek başına tutunmadan durabiliyor. Frodo'yu kuyruğundan tutup sürüklemeye başladı. Garibim, kız uzandığı anda kaçıyor artık.
Çok uzun oldu galiba, hanım hazretleri şu anda çeviri yaptığımı sanıyor. Tamam, arka planda açık ama araya bunu da sıkıştırayım dedim. Evden havadisler şimdilik bu kadar.
Farklı kaynakların da doğruladığı normalden yüksek sesi, sürekli talepkâr hâlleriyle hepimizi muma çeviren dokuz aylık bir cadı. Çocuk sahibi olmak ne ilginç şeymiş. Başımda bu kadar başkası bağırsa fırçanın hasını yerdi ama olmuyor işte. Kızamıyor insan, mıncıklama isteği ağır basıyor. Her gün kendi kendimize söz veriyoruz. Şunu yaparsa taviz yok, onu yaparsa bunu yapmayacağız, falan filan. Yok kardeşim, olmuyor. Biz şımarık bir çocuk yetiştiriyoruz ve bundan rahatsız falan da değiliz. Ailelerimiz bizi nasıl yetiştirdiyse Zilli Prenses de öyle olacak. Şımarık, istekleri bitmeyen, talepleri yerine getirilmedi mi kıyameti koparan bir zirzop. Başlarım burun kıvırmalarınıza, tenkitlerinize. Aynı zamanda ailesini seven, saygı nedir bilen, adabımuaşeretten haberdar bir küçük hanım da olduğu sürece gerisinin hiç önemi yok. Okusun, sanat sevsin, bir de bizden farklı olarak azıcık da olsa spor yaparsa kendimizi başarılı bir ebeveyn sayacağız.
Çok uzun oldu galiba, hanım hazretleri şu anda çeviri yaptığımı sanıyor. Tamam, arka planda açık ama araya bunu da sıkıştırayım dedim. Evden havadisler şimdilik bu kadar.
Pazartesi, Aralık 21, 2009
Tekrar Deneyelim
Oldum olası şu blog işine sıcak bakamadım. Paylaşmak ve anlatmak istediklerimi internet üzerinden takip etmek yerine muhabbet etmeyi seven güruha dahilim. Arada bir; Facebook, FriendFeed, Twitter gibi yerlerden farklı olarak, buraya ciddi ciddi bir şeyler yazmak lazım. Hani ciddi derken memleket meselelerinden veya karanlık madde deneylerinden söz etmiyorum ama yine de zaman zaman bir şeylere dokundurmak icap ediyor.
Sayfalarca kendimi de tanıtmayacağım, hem zaten size ne? Tanıyan tanır, tanımayanlar da zaten tanımadıkları için kayıp değil. Bak, şimdiden sıkıldım.
Neyse, asıl konumuz ben bu işe tekrar niye heves yaptım? Kendim için bir şey yaptıysam namerdim. Karım, kızım ve übersalak köpeğimle ilgili havadisler falan döşeyeceğim buraya. Ufak bir günlük gibi bir şey tutuyoruz ama bu da bulunsun dedim. Elime kalemden çok klavye aldığıma göre mantıklı olan da budur. Arada bir oraya buraya saydırabilirim, gerekirse okuyanlar üzerine alınır.
Ne demiştim? Şimdiden sıkıldım. Evet, bu kadar yeter. Normal ve içeriğe uygun yazılara yakında başlarım. Yani başlarım herhalde. Belli olmaz.
Dağılın.
Sayfalarca kendimi de tanıtmayacağım, hem zaten size ne? Tanıyan tanır, tanımayanlar da zaten tanımadıkları için kayıp değil. Bak, şimdiden sıkıldım.
Neyse, asıl konumuz ben bu işe tekrar niye heves yaptım? Kendim için bir şey yaptıysam namerdim. Karım, kızım ve übersalak köpeğimle ilgili havadisler falan döşeyeceğim buraya. Ufak bir günlük gibi bir şey tutuyoruz ama bu da bulunsun dedim. Elime kalemden çok klavye aldığıma göre mantıklı olan da budur. Arada bir oraya buraya saydırabilirim, gerekirse okuyanlar üzerine alınır.
Ne demiştim? Şimdiden sıkıldım. Evet, bu kadar yeter. Normal ve içeriğe uygun yazılara yakında başlarım. Yani başlarım herhalde. Belli olmaz.
Dağılın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

